Sayfa 63

AMBROSİUS

(339-397)

Ambrosius’ un hayatını, sekreteri olan diyakoz Paulinus’ un, aziz Ambrosius öldükten 25 yıl sonra, Aziz Augustinus’ un isteği üzerine, azdığı Vita isimli bir kitaptan öğreniyoruz. Ambrosius, 339 yılında doğdu, zengin bir ailenin çocuğuydu. Babası imparatorluk memurlarından, Trèves praetorium’ un müdürüydü. Ambrosius’ un, Uranius Satirus adında bir erkek ve Marcellina adında bir kız kardeşi vardı. Babaları ölünce anneleri, çocukları ile birlikte Roma’ya dönmeye karar verdi. Ambrosius eğitimini Roma’da yaptı. Bu eğitim sırasında Grekçe’yi çok iyi öğrendi. 370 yılında Ambrosius 31 yaşındadır ve bir imparatorluk bölgesi olan Emilia-Liguria yöneticisi olarak atanır, konutu Milano’dadır. Ambrosius polisten sorumludur, kamu düzenini sağlamakta görevlidir. Yetki alanı, bugünkü Fransa’yı, İspanya Portekiz’i içine almaktadır. Ambrosius Hıristiyan’dı, fakat vaftiz olmamıştı, katekümendi. Bütün hayatı boyunca Ambrosius, ilk mesleğinin etkisiyle, Roma düzenin özlemini duyacak, bu durum düzeni sağlamak için bazen onu baskılara, mahkumiyetlere ve muhaliflerinin onurunu kırmaya sevk edecektir. 374 yılında, Milano episkoposu Auxensius ölür. Hıristiyan halk, yeni episkoposu seçmek için toplanır. Çıkabilecek karışıklıkları ve bir ayaklanmayı önlemek üzere Ambrosius da oradadır. Karışıklık çıkmasından korkulmaktadır, çünkü ölen Episkopos Arius taraflısıydı. Oysa Hıristiyanların büyük bir kısmı Ariyanizm’ e karşıydı. Hazır bulunan iki taraf arasında bir kavga çıkabilirdi. Bu nedenle, düzeni sağlamakla görevli olan Ambrosius orada bulunuyordu. Bir ara, Hıristiyanlar Milano piskoposluğu için bir aday bulmaya çalışırlarken, halkın arasında bir çocuk sesi duyulur: "Ambrosius, Episkopos!" diye bağırır bu ses. Ve bütün kalabalık, bu sese uyarak: "Ambrosius, Episkopos!" diye tekrarlar. Bu seçimden kurtulmak için Ambrosius tarafından gösterilen bütün çabalara rağmen, yörenin piskoposları ve imparator, Allah’ın halkının sesi ile ifade edilen bu seçimi benimserler. Ambrosius vaftiz edilir. Rahip ve Milano episkoposu yapılır. Episkopos olduğunda Ambrosius 35 yaşındadır.

Yeni sorumluluğunun bilincinde olarak, Ambrosius cesaretle Hıristiyan imanının içeriğini öğrenmeye kendini verir. Simplicius’ un okulunda Kutsal Kitabı derinleştirmek ve bütün Latin ve Grek Hıristiyan yazarlarını incelemek olanağını bulur. Philon ve Plotinus’ un fikirleriyle beslenir. Origenes’ in yazılarını o kadar yakından tanıyacaktır ki, artık onun gibi düşünmeye başlayacaktır! Milano Kilise’si pek sakin bir kilise değildi. Bütün ömrü boyunca, Episkopos Ambrosius, Ariyanizm ile savaşmak zorunda kalacaktır. Milano’da Arius taraflısı olanlar, ordu ve saray da dahil olmak üzere, her yere girmiş bulunuyorlardı. Ambrosius’ un selefi Episkopos Auxensius, Ariyan’ dı. Bu heretikler, İsa’nın ilahi tabiatının, Peder’inki kadar olmadığını v.b. ileri sürüyorlardı.

Yine bu devirde episkoposun, Hıristiyan olmak isteyen kimselerin sayısının çok olması nedeniyle, kateşist olması gerekiyordu. Bu nedenle Ambrosius’ un vaftiz olacak kimseler (katekümen’ ler) için ve de yeni vaftiz olanlar (neofit’ ler) için, kateşez yapması gerekiyordu. Açıklamalarından bazıları Gizemler adı altında bir kitapta toplanmışlardır. Belirtelim ki, müstakbel Hippona episkoposu Augustinus onun katekümana öğrencileri arasında yer almıştır.

Öte yandan, Ambrosius bütün hayatı boyunca, bir Hıristiyan imparatorluğu kurmak peşinde koşacaktır. Bu durum, onun Roma imparatorluğunda yüksek bir mevkide olmasıyla bir dereceye kadar açıklanmaktadır. İmparatorlukta iktidar o devirde çok zayıflamış bulunuyordu. Episkoposluk yaptığı 30 yıl içinde birçok imparator değişecektir: I. Valentinianus, Gratianus, Maximus, Il. Valentinianus, Theodosius, Eugenius ve Honorius, hep onun piskoposluğu zamanında tahta çıkmış imparatorlardır. Ambrosius Hıristiyanlığın böyle bir istikrarsızlık içine düşmesini istemiyordu.

Ambrosius‘un yazılı eserleri: Ambrosius’ un, ağır ve sütlü bir Latince ile yazılmış olan eserleri kolayca okunabilen eserler değildir. Bu eserleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz: Nutuk ve Mektuplar: Ambrosius’ un yazılı eserlerinin en büyük kısmını söylevleri ve mektupları oluşturmaktadır. Onun meslek arkadaşlarına, kız kardeşi Marcellina’ ya, Papa’ya ve imparatorlara yazdığı mektuplar elimizde bulunmaktadır. Bu mektuplardan, o devrin tarihi ve Kilise yaşamı hakkında çok şeyler öğrenebiliyoruz; Hexahemeron: Yaradılışın güzelliğini kutlayan 6 kitap; Bir kaç genel eser: Cennet, Habil ve Kain, Nuh, İbrahim, İsak, Yakup ve Mutlu Yaşam, Apoloji, Davut;

Yorumlar: Neşidelerin Neşidesi’ nin Yorumu - Aziz Luka’ nın İncili’ nin Yorumu; Çile ile İlgili Eserler: Papazların Görevleri Hakkında - Bekaret Hakkında; Dogmatik Eserler: İman ve Lütuflar Hakkında Genel Eser - Kutsal Ruh Hakkında Genel Eser - "İncarnation" Hakkında Genel Eser.

Gerçekte dogmatik eserleri özellikle Hıristiyan halka hitap ediyordu. Ambrosius bazı defa dogmatik öğretimini, halkın seslendirebileceği ilahilerle yapıyordu. Aziz Ambrosius, hiç kuşku yok ki, Kilise’nin büyük doktorlarından biridir. Fakat aziz Ambrosius bir eylem adamı, bir siyaset adamı olduğu gibi spritüel bir insan da olmuştur: "Mesih bende yaşamalıdır ve bende konuşmalıdır diye yazar. Dostlarına ve müminlerine, hayatın ortasına, bizim için her şey demek olan Mesih’i kayarak, sürekli olarak Allah’ın huzurunda bulunmayı öğütlüyordu. O halde daima düşün. Ağzında daima dahi gerçekler olsun. İçinden Onunla konuş. Yolda Onunla konuş. Uykunda Onunla konuş." Aziz Ambrosius hakkında aziz Augustinus şöyle yazar: "Bu Allah adamı beni bir baba gibi karşıladı. Bir Episkopos ile layık bir merhametle onu sevdim!’ (İtiraflar, IV, 13).

 

(Ambrosius, Kain ve Habil üstüne vaaz, 1.9. 34.38-39)

Olağan 27. Pazartesi

Şükredin ve tüm insanlar için dua edin.

"Tanrı’ya şükran kurbanı sun ve ona yaptığın adakları yerine getir." Tanrı’yı övmek demek, Tanrı’ya dilekte bulunmak ve borcunu ödemek demektir. Rabbin emri ile diğer dokuz arkadaşıyla birlikte cüzam dan temizlendikten sonra İsa’ya geri dönen ve Tanrı’ya şükreden tek Samariyeli’ nin ötekilerden üstün tutulması bundandır. İsa onun hakkında şöyle der: "Tanrı’ya şükretmek için bu yabancıdan başka geriye dönen olmadı.’ Sonra da adama: Ayağa kalk, git. İmanın seni kurtardı" der (Lk. 17,18-19).

İsa, iyi şeyler bağışlamayı bilen Peder’in merhameti hakkında sana Tanrısal bir ders verdi. İyi şeyleri "İyi Olan"dan isteyesin diye. Seni titizlikle ve sık sık dua etmeye çağırıyor; ama maksadı duanın can sıkıcı şekilde uzayıp gitmesi değil, devamlılık içinde kendi kendini yenilemesidir. Dua fazla uzayınca boşluğa sarkar; ama seyrek dua da savsaklamaya neden olur.

İsa şunu da hatırlatıyor: Tanrı’dan kendin için af dilerken, sen de elinden geldiği kadar başkalarını bağışla ki, bu tutumun dileğine destek versin. Duanın huzursuz olmaması, kesintisiz sürmesi için Havari, öfkesiz ve tartışmasız dua etmeyi öğretiyor. Ayrıca her yerde dua etmemizi de öğütlüyor bize, Kurtarıcımızın "odana git" dediği gibi. Ancak şunu iyice anlaman gerek. Burada söz konusu olan duvarlardan oluşmuş ve vücudunu hapseden oda değildir; senin içinde olan odadır; düşüncelerinin, duygularının bulunduğu odadır. Bu dua odası her gittiğin yerde seninle birlikte olur. Tanrı’dan başka kimse gizine tanık olamaz.

Her şeyden önce topluluk için dua etmek gerektiğini öğren. Topluluk için, yani tüm vücut için, Ana’nın tüm uzuvları için; Kilise içindeki karşılıklı sevginin işareti de budur. Çünkü sen kendin için bir şeyler istersen, istediğin yalnız senin için geçerli olur. Ve de herkes sadece kendisi için dua ederse, duası Tanrı nazarında başkaları için dua edenin duasından daha az takdir görür. Ama her biri herkes için dua ederse, herkes her biri için dua etmiş olur.

Son olarak, yalnız senin için bir şey dilersen, yukarıda da belirtildiği gibi, tek başına kendin için dua etmiş olursun. Aksine tüm in­sanlar için dua edersen, tüm insanlar senin için dua eder. Çünkü sen herkesin içindesin. Bu nedenle, her bir bireyin duasının her birey için tüm topluluğun duası ile desteklenmesinde büyük yarar vardır. Bu bir kasıntı değil, aksine büyük bir alçak gönüllülüktür ve daha verimli olur.

 

(Ambrosius, Kardeşinin Ölüm Yıldönümü Üstüne Vaaz, II, 40.41.46.47.132.33)

2 Kasım, Ölüleri Anma Günü

Benim için yaşam Mesih İsa’dır.

Gördüğümüz şu ki, ölüm yararlıdır, yaşam ise sıkıntı verir. Aziz Pavlus şöyle der "Benim için yaşam İsa demektir, ölüm ise bir kardır" (Fil. 1, 21). İsa demek ne demek? İsa bedenin ölümü demek, hayat veren ruh demek. O halde, onunla yaşamak için, onunla ölelim. Kendimizi her gün ölüme alıştırmamız, onunla sevgi bağları kurmamız gerek ki, bu ayrılık sayesinde ruhumuz cismani arzulardan arınmasını öğrensin. Dünyevi haz ve zevklerin erişemeyeceği, onların tuzağına düşemeyeceği tepelere yükselen ruhumuz, kollarını ölüme açarak ölüm cezasından kurtulacak. Çünkü ten yasası, ruh yasasıyla savaş halindedir ve onu yanılgıya sürüklemeye çalışır. Çare nerede? Beni bu ölümlü bedenden kim kurtaracak? Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile Tanrı’nın lütfu (Rom. 7,24-25).

Hekimimiz var, ilacı benimseyelim. İlaç İsa’nın lütfudur; ölümlü beden ise bizim bedenimiz. O halde İsa’ya yabancı düşmemek için, bedenimize yabancılaşalım. Bedenin içinde olsak da, bedenden geleni izlemeyelim. Doğanın haklarından vazgeçmeyelim; ancak lütfun bağışladıklarını yeğleyelim.

Buna eklenecek söz var mı? Dünyanın fidyesi tek bir insanın ölümü ile ödendi. İsa isteseydi ölmeyebilirdi. Ama ölümü yararsız sayarak, ondan kaçınmak gerektiğini düşünmedi. Çünkü kurtuluşumuz için ölümden daha iyi yol yoktu. Ölümü bu nedenle herkese hayat bağışlar. Biz ise onun ölümünün nişanını taşıyoruz. Duamızda ölümünü duyuruyoruz; kurbanımızla ölümünü haykırıyoruz. Ölüm bir zaferdir, ölümü bir gizdir. Dünya her sene ölümünü kutlar.

Tanrı’nın bize verdiği örnek, yalnızca ölümün ölümsüzlüğü aradığını, ölümün fidyesini ölümün kendisi ödediğini bize kanıtladığına göre, artık bu ölüm hakkında söylenecek söz kalır mı? Öyle ise ölüme üzülmemek gerek. Çünkü tüm insanların kurtuluşunu üreten odur. Tanrı Oğlunun hor görmediği, pençesinden kurtulmak istemediği ölümden kaçmamak gerek.

Ölüm doğal değildi, ancak sonradan doğal oldu. Başlangıçta Tanrı ölümü yaratmamıştı, ama onu bize bir ilaç olarak verdi. İtaatsizliği yüzünden durmadan çalışmaya ve dayanılmaz bir perişanlığa mahkum olan insan sefil bir yaşam sürüyordu. Yaşamın kaybettiklerini ölümün ona tekrar vermesi için felaketlerine son vermek gerekiyordu. Lütuf olmaksızın ölümsüzlük bir yarar değil, bir yük olurdu. Demek oluyor ki, ruhun bu hayatın karmaşasından, bu bedenin çamurundan kurtulma, göklere özlem duyma, yükselme olanağı var, oraya ulaşma azizlik yolunda yürüyenlere mahsustur. Peygamberlerin yazılarında bildirildiğine göre ruh, ilahi hanendelerin Tanrı’ya okuduğu övgüyü okuyabilecek hale gelir. "Eserlerin büyüktür, her şeyin fevkinde güzeldir, her şeye muktedir, Tanrım. Yolların doğru ve gerçektir, ey kavimler hükümdarı. Senden korkmayan, sana şükretmeyen kim olabilir? Çünkü tek aziz olan sensin. Tüm kavimler gelip sana secde edecekler. Ve de ruh düğününe tanık olabilir, İsa’m. Dünya tehlikelerden sıyrılmış, senin ruhunla birleşmiş zevcenin yeryüzünden alınarak, sevinç çığlıkları arasında gökyüzüne kaldırılmasına şahit olur. Çünkü tüm ten sana yönelir? Kral Davut’un her şeyden fazla özlemini duyduğu, görmek ve temaşa etmek istediği işte buydu: Tanrı’dan istediğim tek şey, tek aradığım şey, ömrümün her gününü Tanrı’nın evinde geçirmek ve Tanrı’nın tatlılığını keşfetmektir.

 

(Ambrosius, Ölümün İyiliği Üstüne Vaaz, 3, 9; 4, 15)

Olağan 31. Cumartesi

İsa ile birlikte ölümden geçtiysek, O’ nunla birlikte yaşayacağımıza da inanırız.

Havari şöyle der: Dünya benim için çarmıha gerilmiştir, ben de dünya için (Gal. 4, 14). Sonra da yeryüzünde ölüm olduğunu, ama bu ölümün hayırlı olduğunu anlatmak için bizi, "İsa’nın ölümünü vücudumuzda taşımaya" çağırır. Çünkü İsa’nın ölümünü kendinde taşıyan, İsa’nın hayatına da paydaş olacaktır.

Öyleyse ölüm bedenimizde etkinliğini göstersin ki, hayat da etkin olabilsin. Bu hayat, ölümden sonra iyidir; zaferden sonra iyidir; savaş bittikten sonra iyidir. O zaman ten yasası artık ruh yasası ile çatışamaz. Ölüme mahkum bedenin getirdiği çelişki içimizden, kalkar; ölümlü vücutta zafer geri kalır. Kendi kendime şu soruyu soruyorum: Ölüm acaba yaşamdan daha güçlü müdür? Beni yüreklendiren Havari’nin kendisidir. Havari şöyle der: Ölüm bizim içimizde etkindir, hayat ise sizin içinizde (II Kor. 4, 12). Bir tek insanın ölümünden, nice kavim hayata doğdu! Bu nedenle, Aziz Pavlus bize yeryüzünde yaşayanların bu ölüme özenmeleri gerektiğini öğretiyor. Özenelim ki, İsa’nın ölümü vücudumuzda saydamlığa kavuşsun. Bu tür ölüm mutlu ölümdür. Dış insanı yok ederek, iç insanın yenilenmesini sağlar ve yeryüzündeki konutumuzu yıkarak bize göklerdeki konutun kapılarını açar. Bu nedenle kendini tinsel ilişkilerden arındırarak, Peygamber İşaya aracılığı ile Rabbin mahkum ettiği bağları koparan kimse ölümden ders almış, ibret almış olur. İşaya bu bağlar hakkında şöyle der: Tüm haksız bağları çöz; zorla kabul ettirilen sözleşmelerden doğan yükümlülükleri kaldır; ezilenleri serbest bırak ve tüm alçak yolsuzlukları yok et (İşaya 58,6).

Rab, günahın ortadan kalkması için ölümle karşılaşmayı kabullendi; ama doğanın ölümle son bulmaması için de ölülere dirilişi bağışladı. Böylece ölüm günahın sonuna getirirken, diriliş de doğanın devamını sağlayacaktı. Demek oluyor ki, bu ölüm tüm insanlar için bir geçiştir. Senin de sürekli geçmen gerekiyor Bozulmuşluktan bozulmazlığa, ölümcüllükten ölümsüzlüğe, çalkantılardan sükunete. Ölüm sözünden ürkme, mutlu bir geçişin getirdiği iyiliklere sevin. Ölüm kötülüklerin, sefahatin gömülmesinden, erdemlerin ortaya çıkmasından başka nedir? Bu nedenle Kitap şöyle der Ruhum doğru insanların ruhları arasında ölüme kavuşsun (Sayılar 23, 10). Diğer bir deyimle: Ruhum sefahatini gömmek için defnedilsin ve İsa’nın ölümünü bedenlerinde ve ruhlarında taşıyanların lütfuna kavuşsun.

 

(Ambrosius, Luka İncili Üstüne Vaaz, II, 19.22-23.26-27)

21 Aralık, Noel Hazırlık Devresi

Ve mutlu sana ki, iman ettin.

Melek, Meryem’e bakire olduğu halde anne olacağını açıklarken, bu gize iman etmesini bir misalle kolaylaştırmak için, ona yaşlı ve kısır bir kadının hamile kaldığını söyler. Böylece Tanrı’nın kararlaştırdığı her şeyi yapabileceği anlaşılmaktadır. Meryem bu sözü işitince hemen Yahuda dağlarına doğru yola koyulur. Bu ne kehanete inanmadığına, ne müjdeye güvenmediğine, ne de verilen misali kuşku ile karşıladığına işaret eder. Meryem yalnızca arzunun verdiği coşku ile bir yardımı gerçekleştirmek için sevincinin içtenliği ile yola çıkıyordu.

Tanrı, ruhunu doldurduğuna göre yükseklerden başka bir yere yol alması mümkün müydü? Kutsal Ruh’un lütfu ne duraksama tanır, ne gecikme. Meryem’in gelişi ile Ruh’un mevcudiyeti kendini derhal belli eder. Çünkü Elizabet Meryem’in selamım duyduğu anda, rahmindeki çocuk oynamaya başlar ve Elizabet Kutsal Ruh’la dolar. Burada kullanılan her sözcüğün ayrıntısına ve doğruluğuna dikkatinizi çekmek isterim. Meryem’in söylediklerini duyan ilk kişi Elizabet idi, ama lütfu ilk hisseden Yahya olur. Ana doğal düzenin gereğine uygun olarak işitir, çocuk ise giz nedeniyle ürperir. Anne Meryem’in gelişini algılar, çocuk Rabbin gelişini; kadın kadının gelişini, çocuk çocuğun gelişini. İki kadın birbirine lütuf dolu sözler söylerken, çocuklar rahimlerinde etkin olur. Tanrı’ya bağlılığın sırrını anlamaya başlarlar. Analarının da bu sırrın anlayışında ilerlemesini sağlarlar. Nihayet, gerçekleşen bir çifte mucize ile iki anne de çocuklarının verdiği ilham ile kehanette bulunurlar.

Yahya annesinin rahminde oynadı ve annesinin mutluluğu tam oldu. Anne mutluluğu oğlundan önce erişmedi. Ancak oğul, Kutsal Ruh’un lütfu ile dolup taşınca, bu lütfu annesine de aktardı. Yahya mutluluktan coştu, Meryem’in ruhu da mutluluktan coştu. Yah­ya’nın mutluluğu ile annesi de coştu. Meryem’e gelince, ruhu dolup taştığı için coştu denmiyor. Çünkü anlaşılmaz Olan’ ın ana rahmindeki etkinliği de anlaşılmaz. Elizabet hamile kaldıktan sonra mutluluk duyuyor. Meryem ise hamile kalmadan önce. Elizabet Meryem’e şöyle der: "Ne mutlu sana ki iman ettin!" (Lk. 1.45). İşitip inanan sizlere de ne mutlu! Çünkü her inançlı ruh, Kelam’ı taşır. Ona hayat verir ve onu eserlerinde algılar.

Meryem’in ruhu her birinizde yaşasın ve Rabbi övsün. Meryem’in ruhu her birinizde yaşasın ki, ruhunuz Tanrı’da yücelsin. Tene göre Mesih’in tek annesi varsa da, imanda herkes Mesih’i hayata kavuşturur. Çünkü Tanrı Kelamı her ruha gelir. Yeter ki, günahlardan kaçınarak saflığını korusun.

Böyle yaşamasını bilen her ruh, Tanrı’ya bir övgüdür. Meryem’in Rabbi övdüğü gibi, ruhu Kurtarıcısı ‘nın mutluluğu ile coştuğu gibi. Evet, gerçekten de Tanrı yüceltilmiş oluyor. Mezmur’ un da dediği gibi: Rabbi yüceltiniz benimle birlikte (Mezm. 33, 4). İnsanın dili Rabbi elbette ki, daha yüce kılamaz, ama bizim ruhumuzda yücelmiş olur. Mesih Tanrı’nın görüntüsüdür. Bu nedenle doğru yoldan gittiğimiz zaman, Tanrı’ya bağlı kaldığımız zaman, ruhumuz benzerliğinde yaratıldığı Tanrı’yı yüceltir. Netice olarak da Tanrı’yı yüceltirken, belirli bir ölçüde O’nun ululuğuna doğru yükselir.

 

(Ambrosius, Dünyadan Kaçış Üstüne, 6,36; 7,44; 8,45; 9,52)

Paskalya Hazırlık Devresi, 2. Cumartesi

Hazinen nerede ise kalbin oradadır.

İnsanın kalbi neredeyse hazinesi oradadır. Çünkü Rab kendisinden iyi şeyler isteyenleri geri çevirmez.

Madem ki Allah, özellikle kendisine ümit bağlayanlara karşı, iyidir, o halde O’na bağlanalım, O’nun ışığı içinde olmak için, O’nun görkemini seyretmek için ve ebedi mutluluk lütfuna sahip olmak için, bütün ruhumuzla, bütün kalbimizle, bütün gücümüzle O’ nunla birlikte olalım. Ruhumuzu O’na doğru yöneltelim, O’nda olalım, O’nda yaşayalım, O’na bağlanalım, o nimete ki her türlü düşünceyi ve her türlü tefekkürü aşar, ebedi bir barış ve huzurdan yararlanır, her türlü düşünceyi ve her türlü duyguyu aşan bir barış.

O her şeye nüfuz eden nimettir; hepimiz O’nda yaşıyoruz ve O’na bağlı bulunuyoruz; O’nun üstünde hiç bir şey yoktur, çünkü O ilahidir. Gerçekten, Allah’tan başka kimse iyi değildir. İyi olan ilahidir, ilahi olan iyidir, bu nedenledir ki şöyle denmiştir. Sen elini açtığında, ey Rab, herkes senin iyiliğin içinde kalır. Gerçekten, hiç bir kötülük karışımı içermeyen nimetler bize Allah’ın iyiliği tarafından bahşedilmiştir.

Bunlar, Kutsal Yazıların müminlere vaat ettiği nimetlerdir: Ülkenin nimetlerini yiyeceksiniz. Bizler Mesih’le birlikte öldük; Mesih’in ölümünü bedenimiz içinde taşıyoruz, ki Mesih’in yaşamı da bizde kendini göstersin. Demek ki artık kendi yaşamımızla yaşamıyoruz, masumiyet yaşamı, safiyet yaşamı, sadelik yaşamı ve bütün erdemlerin yaşamı olan Mesih’in yaşamıyla yaşıyoruz. Mesih’le birlikte dirildik: O’nda yaşıyoruz, O’nda yükseliyoruz ki, yeryüzünde, yılan artık bizi sokmak için topuğumuza yetişemesin.

Buradan uzaklaşalım. Bedenin bunda kalmak durumunda olsa bile, zihninle, usunla buradan uzaklaşman mümkün. Eğer ruhun O’na bağlanırsa, eğer, fikren, O’nun arkasından yürürsen, eğer onun yollarını, görerek değil, imanla takip edersen, eğer O’na sığınırsan, bunda kalsan bile, Rabbin huzurunda olursun çünkü O sığınak ve güçtür. Davut’un kendisine şöyle der Sana sığındım ve düş kırıklığına uğramadım.

Madem ki Allah bir sığınaktır, çünkü Allah göktedir ve göklerin üstündedir, o halde bundan uzaklaşıp oraya, barışın olduğu, uğraşlarımızın dindiği yere, büyük Sept ziyafetini yapacağımız yere, kaçmalıdır, tıpkı Musa’nın dediği gibi: Ülkenin Sept günleri sizin besininiz olacaktır. Gerçekten bu bir ziyafettir, Allah’ta dinleniyor ve O’nun sonsuz mutluluğunu seyrediyor olmak eksiksiz sevinç ve huzurdur.

Geyikler gibi su kaynaklarına doğru koşalım; Davut’un duymuş olduğu susuzluğu bizim ruhumuz da duysun. Bu kaynak hangisi­dir? Bunu söyleyen Davut’u dinle: Hayatın kaynağı sendedir. Ruhum bu kaynağa şöyle söylesin: Ne zaman karşına çıkabile­ceğim? Çünkü bu kaynak, Allah’tır.

 

(Ambrosius, Episkopos Konstantinus’ a Mektup, 1-2.4-5.7)

7 Aralık, Aziz Ambrosius Bayramı

Zaferimiz imanımızdır.

Sana rahiplik görevi verildi. Kilise gemisinin pupasında, onun dalgalar arasından ilerlemesini sağlıyorsun. İmanın dümenine sarıl, sarıl ki bu dünyanın acımasız fırtınaları seni yolundan saptırmasın. Deniz engindir, geniştir, ama sen hiçbir şeyden korkma. Çünkü dünyayı denizler üzerine kuran ve akarsulara oturtan, Rabbin kendisidir. Bu nedenle, dünya çalkantılarında Rabbin Kilisesinin sarsılmamasına şaşmamak gerek. Çünkü Kilise, Havari’nin kayası üzerine inşa edildi ve kudurmuş dalgaların tüm saldırılarına karşın, sapasağlam yerinde durur. Dalgalar üstünden geçer, fakat onu sarsamaz ve doğa güçleri çarpıştığında kopan gürültüye rağmen o, kendisine sığınan çaresiz insanları kabul eden güvenilir bir barınak, bir liman sağlar. Deniz, Kilise’yi sarsa bile, o, nehirlerle akar; bunda söz konusu denen nehirlerin, "sesini yükseltti" denen nehirler geçer. Çünkü ‘Kilise’nin bağrından akacak olan nehirlerdir. Burada sözü edilen kişi, İsa’nın sunduğu içkiyi içen, Kutsal Ruh’la susuzluğunu gideren kişidir. Kutsal Ruh’un lütfu ile dolup taştıkları zaman seslerini yükselten nehirler, işte bunlardır.

Tanrı’ya adanmış kimseleri ‘bir sel gibi" kaplayan, barış ve sükunet seven, ruhu mutluluğa boğan bir akarsu vardır. Petrus ve Pavlus gibi bu zengin akarsudan faydalanan kimse "sesini yükseltir" ve gür sesleri ile Müjde’yi dünyanın en ücra köşelerine ileten Havariler gibi, o da İsa Mesih’in İncili’ ni müjdelemeye koyulur.

O halde sen de İsa’nın sözüne kulak ver ki, sesin etrafa yayılsın. İsa’nın suyunu, Rabbi öven suyunu kaplara topla. Değişik ufuklardan gelen, bulutlardan yağan, Peygamberlerin simgesi olan suyu topla. Dağlardan akan suyu toplayan, çağlayanın suyunu içen veya kendine çeken kişi, onu bir bulut gibi başkalarına da yağdırır. O halde ruhunun derinliklerini bu su ile doldur ki, toprağın bu suyu içsin ve kendi öz kaynakları ile sulansın.

Demek oluyor ki, çok şey okuyup anlayan kişi sünger gibi su emer ve suya iyice doyunca, onu başkalarına yağdırır. Kutsal Kitap şöyle der: "Bulutlar yağmurla dolunca, onu yeryüzüne yağdırır" (Vaiz 11,3).

Öyle ki, sözlerin bereketli olsun, berrak ve şeffaf olsun. Bu suretle, ruhunu eğitince, dinleyicilerinin kulakları tatlı sözlerle dolacak; topluluk lütuflu sözlerinin cazibesiyle seni gönülden izleyecek, onu götürdüğün yere kadar. Sözlerin bilgelikle dolu olsun. Hanefi Süleyman: "Aklın silahı, bilgenin dudaklarıdır" der. Diğer bir yerde de: "Dudakların bilgiye bağlı olsun!" öğüdünü verir. Yani diğer bir ifade ile, sözlerinin anlamı açık olsun; ne demek istediğin kolayca anlaşılsın; açıklamalarına dıştan destek gerekmesin; onlar kendi kendini kanıtlasın. Ağzından, boşlukta kaybolup gidecek tek bir anlamsız söz çıkmasın.

 

(Ambrosius, Orontianus’ a Mektup. 4-6.13)

Olağan 5. Çarşamba

Mesih de birlikte Tanrı’nın mirasçılarıyız.

Bu mektupta Ambrosius, Orontianus’ un Romalılara Mektubun Birinci bölümü ile ilgili sorularını yanıtlar:

Aziz Pavlus’ a göre bedenin kötü işlerini Ruh’la her kim öldürürse, o yaşayacaktır. Yaşamasına şaşmamak gerek, çünkü o kimse Tanrı’nın oğlu olacak, Tanrı’nın Ruh’unu alacaktır. O denli Tanrı oğlu olacaktır ki, kölelik ruhu değil, evlat edinenlere özgü ruhu alacaktır. O denli Tanrı oğlu olacaktır ki, Kutsal Ruh bizzat Tanrı çocukları olduğumuza tanıklık edecektir. Bu tanıklığın Kutsal Ruh’un tanıklığı olduğu açıktır. Çünkü Galatya’ lılara hitap eden mektupta da yazılı olduğu gibi, kalplerimizde "Abba, Baba" diye haykıran O’dur (bk. Gal. 4,6). Ancak Tanrı çocukları olduğumuza en açık şekilde tanıklık eden olgu şudur: Tanrı’nın mirasçılarıyız, Mesih ile birlikte mirasçılarız. Onunla birlikte yüceltilen kim ise, onunla birlikte mirasçı olan da odur. Onunla birlikte yüceltilen ise. onun için acı çekerken, onunla birlikte acı çekendir.

Aziz Pavlus, bizi acı çekmeye teşvik etmek için tüm çektiklerimizin önemsiz olduğunu ekler. Çektiklerimiz, çabalarımızın karşılığı olacak o büyük mükafat ile kıyaslanamaz. Bu mükafat ise. Tanrı benzerinde yeniden yaratıldığımız zaman, Tanrı’nın ihtişamı ile yüz yüze geldiğimiz zaman, kendini içimizde belli edecektir.

Bu açıklamanın azametini vurgulamak için Havari, bizzat yaratılışın da bu Tanrı oğulları açıklamasını beklediğine işaret eder. Bu yaratılış, şimdilerde ve kendi iradesinin dışında hiçliğin gücüne terkedilmiştir. Ancak yine de umutludur. Mesih’in lütfu ile kendini kaçınılmaz yozlaşmanın tutsaklığından kurtarabileceğini, Tam oğullarının şanlı özgürlüğüne kavuşacağını ümit eder. Böylece Tanrı oğullarının şanı gün ışığına çıktığında, yaratılış için ve bu Tanrı oğulları için tek bir özgürlük olacak. Ama bu an için, bu açınlama özlemi sürdükçe, tüm yaratılış evlat edinmenin ve kurtuluşun şanlı günü bekleyişinde yakınmaya devam ediyor.

Yaratılış kendini kurtaracak olan Ruh’a gebedir ve hiçliğin tutsaklığından kurtulmak ister. Doğal olarak, evlat edinme bekleyişinde inleyen yaratıklar, Ruh’un vereceği ilk armağanlara zaten sahiptir. Tanrı tarafından evlat edilen beden, bu ebedi ve tanrısal nimetle karşı karşıya geldiğinde, evlat edinilmiş olmakla tüm beden kurtuluşa erişecektir.

Galatya’ lılara yazılan mektupta belirtildiği gibi Ruh, "Abba, Baba’ diye seslendiğinde, Rabbin Kilisesi’nde bu evlat edinme zaten gerçekleşmiş olur. Ancak, bu evlatlığa kabul edilme, Tanrı’nın çehresine görmeye çağrılanlar ölmezliğe, şana, şerefe yeniden doğdukları an tam olacaktır. İnsanlık işte o zaman kendine gerçekten kurtulmuş gözüyle bakabilecek. Havari bu nedenle "Ümitte kurtarıldık" der (Rom. 8,24). Çünkü ümit de kurtarır. "İmanın seni kurtardı" (Lk. 18,42) derken sözü geçen iman gibi.

 

(Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz. 1 -7)

Olağan 15. Pazar

Vaftizden önce yer alan merasimlerin anlamı.

Büyük Perhiz başladıktan bu yana, Hıristiyan dinini kabul etmeye hazırlananlara her gün ahlakla ilgili eğitim verdik ve bu arada Kilise büyüklerinin yaşam öyküleri ile Mesellerden bazı parçalar da okundu. Bu öğreti ve bu eğitimle atalarımızın yolundan gitme alışkanlığını vermek istedik sizlere, aynı yoldan yürümeyi ve Tanrı buyruklarına uymayı öğretmek istedik. Böylece, vaftizde yeni yaşama doğduktan sonra arınmış olanlara yakışan şekilde yaşamanız sağlanmış olacaktı.

Şimdi Paskalya’yı ve vaftizi geride bıraktığımıza göre, sulardan söz etme ve gizemlerin anlamı üzerinde durma zamanı gelmiştir. Bunu henüz hazırlıksız olduğunuz bir sırada yapmaya kalkışsaydık, size bir gelenek açıklamadan fazla ihanet ettiğimizi düşünenler olacaktı. Ayrıca, sırların aydınlığı hazırlıksız olanlara  bunlarla ilgili az çok eğitim görmüş olanlarla kıyasla daha kolay erişir. Bu nedenle kulaklarınızı açınız ve ruhunuzu gizemlerin saçtığı o nefis ebedi hayat kokusuyla doldurunuz. "Açılış gizemi"ni kutlarken "Effata", yani "Açıl’ dediğimizde de buna işaret ettik ki, vaftiz lütfuna erişecek olanlar, sorulacak sorulan anlasın ve yanıtları hatırlasın. Bu gizi Mesih İncil’de, sağır ve dilsizi şifaya kavuştururken kutsadı. Bundan sonra da sana, mabedin en kutsal yerinin kapısını açtılar ve yeniden doğuşun mabedine girdin. Sana sorulanları hatırla, yanıtlarını hatırla. Şeytan’dan ve şeytan eserlerinden, dünyadan, dünyanın zevki sefasından feragat ettin. Sözün ölülerin mezarlarında değil, canlıların kitabında saklıdır. Orada diyakozu, rahibi, episkoposu gördün. Dış görünüşlerine bakma, görevlerinin ulviyetine, lütfuna bak. Meleklerin huzurunda konuştun, çünkü şöyle yazılıdır "Bilgiyi saklamak, rahibin dudaklarına vergidir, yasa onun ağzından çıkar, çünkü o her şeye gücü yeten Rabbin meleğidir" (Malaki 2, 7). Burada yanılgıya yer yok, yadsımaya da, Mesih’in hükümdarlığını ilan eden melektir, ebedi hayatı haber veren melektir. Sen onu görünüşüne göre değil, görevine göre yargıla. Sana öğrettiklerine önem ver, görevine değer ver, saygınlığı önünde eğil. Hasmının yüzüne bakmak için girdin. Ona karşı koyarak, ondan feragat etmeye kararlısın ve gözlerini güneşin doğduğu yere çeviriyorsun. Çünkü şeytandan feragat eden, İsa’ya yönelir. Onun gözünün içine bakar.

 

Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz, 8-11)

Olağan 15. Pazartesi

Sudan ve Ruh’tan tekrar doğuyoruz.

Vaftiz yerinde ne gördün? önce su gördün elbette, ama yalnızca su değil. Görevlerini yerine getiren diyakozları, imtihan eden ve kutsayan episkoposu da gördün. Önce Aziz Pavlus sana şunu öğretti:

Görünene değil, görünmeyene bakmak gerek. Çünkü görünen şeyler geçicidir, görünmeyenlerse ebedi. Başka bir bölümde şöyle bir söz de okudun: Dünya yaratıldığından beri, Tanrı’nın görünmeyen yetkinlikleri, yaratıkları tarafından algılanmaktadır (Rom. 1, 20). Ebedi kudreti ve tanrısallığı, eserlerine bakarak değerlendirilir. Bu nedenle bizzat İsa şöyle der Bana inanmasanız bile yaptıklarıma inanın (Yuh. 10, 38). O halde, Tanrı’nın orada mevcut olduğuna inan. Yaptıklarına inanıp, mevcudiyetine inanmamak mümkün mü? önce orada var olmasaydı, etkinliği nereden gelirdi? Ancak bu sırrın ne kadar eski olduğuna da dikkatini çekmek isterim. Dünyanın başlangıcı bile onun simgesi olmuştur. Ta başta, Tanrı gökyüzünü ve yeryüzünü yaratırken, Ruh suların üstünde süzülüyordu. Böylece süzülenin acaba bir etkinliği yok muydu? Peygamberin şu sözlerini dünyanın yaradılışında etkin olduğunun bir kanıtı olarak kabul et: Tanrı Kelamı ile gökleri kuruldu; ağzının nefesi ile de tüm orduları (Mezm. 32, 6). Süzülüyordu ve etkin oluyordu: İki eylemde Peygamberlerce kanıtlanıyor Musa Ruh’un süzüldüğünü, Davut ise etkin olduğunu vurguluyor.

Diğer bir tanıklık da dinle: Ten günahları yüzünde kokuşmuştu. Ve Tanrı şöyle dedi: Ruhum insanlarda kalmayacak, çünkü onlar sadece tenden ibaret (Tekvin 6,3). Tanrı bu sözlerle şehvetin ve ağır günahın, Tanrı lütfunu uzaklaştırdığına işaret ediyor. Bu nedenle, insanlara bağışladığı nimete yeniden değer kazandırmak istediğinden, tufanı meydan getirdi ve adil insan olan Nuh’a gemiye binmesini emretti. Tufan suları çekildiğinde, Nuh önce bir karga salıverdi, ancak karga geri gelmedi. Daha sonra salıverdiği güvercin ise Kutsal Kitap’ın bildirdiğine göre, gagasında bir zeytin dalı taşıyarak geri geldi. Şimdi suyu görüyorsun, odunu görüyorsun, güvercini görüyorsun da hala gizden şüphe mi ediyorsun? Tenin günahından arınmak için ten suya daldırılır. Tüm suçlar oraya gömülür. İsa bizim için acı çekerken çivilerle oduna gerildi. Ya güvercin? Yeni anlaşmada da okuduğun gibi ruhuna barış, kalbine huzur veren Kutsal Ruh, bir güvercin görünümünde indi.

 

(Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz,  12-16.19)

Olağan 15. Salı

Sudan ve Ruh’tan tekrar doğuyoruz.

Aziz Pavlus bize, atalarımızın bulunan oluşan sütun tarafından korunduğunu, Kızıl Deniz’den geçtiğini ve Musa’nın şahsında tümünün bulutta ve denizde vaftiz edildiğini öğretir. Musa da ilahisinde şöyle der: Ruhunu gönderdin ve deniz onları kapladı (Çıkış 15.10). Şu noktaya dikkat et: İbranilerin Kızıl Denizi geçişinde bir vaftiz simgesi mevcuttur. Mısırlı denizde ölümü buldu, İbrani ise kurtuluşu. Bu gizin bize her an öğrettiği bir şey var Günah ve yanılgı yok olurken, Tanrı’ya bağlılık, yürek temizliği, geçişin tam başarısını sağlıyor.

Atalarımızın bulutun altına sığındığını okuyorsun, işitiyorsun. Bu, bedeni ihtirasları söndüren, Kutsal Ruh’un ziyaretine mahir olanları gölgesinde barındıran şifalı bir buluttur. Kutsal Ruh, Bakire Meryem’in üzerine de bu şekilde indi ve Yüce Tanrı’nın Kudreti onu, insan soyunun kurtuluşunu doğurduğunda, gölgesi altında korudu. Musa’nın bir simge olarak gerçekleştirdiği mucize budur. O mucizede Ruh, ön simge olarak vardı. Ancak şimdi gerçekten mevcuttur. Bak, Kutsal Kitap sana ne diyor? "Yasa’yı Musa iletti; lütuf ve gerçek ise İsa Mesih sayesinde geldi" (Yuh. 1, 17). Mara pınarı acı idi, ancak Musa suya odun attı ve su tatlılaştı. Gerçekten de Rabbin Çarmıhına yalvarılmadıkça, suyun gelecek selamete hiçbir faydası yoktur, ancak selamet bağışlayan Çarmıhın gizi ile kutsandığında, manevi temizliği ve selamet içkisini sunmaya hazır duruma gelir. Demek istenilen şu ki Musa, o zamanlar pınara odun attığı gibi, Episkopos da bu gördüğümüz pınara Çarmıhın duasını okur ve su, lütuf bağışlayabilecek tatlılığa kavuşur. Sen sadece bedenin gözlerine inanma, görünmeyen şeyler daha iyi görülür.

Çünkü görünen geçici, görünmeyen ise ebedidir. Gözlerin algılamadığı, ancak ruhun ve usun kavradığı şeyleri daha iyi anlarız.

Krallar Kitap’ından da bir şeyler öğrenmeye çalış. Naam Suriyeli idi. Cüzamlı idi ve onu temizlemeye kimsenin gücü yetmiyordu. O zaman, genç bir tutsak kız, İsrail’de ona şifa verebilecek bir peygamber olduğunu söyledi. Kitabın anlattığına göre, Naaman yanına altın ve gümüş alarak İsrail kralının yanına vardı. Ancak kral ziyaretin nedenini öğrenince, elbiselerini yırtarak, bir kralın elinde olmayan bir şeyi kendisinden istemenin bir kışkırtma olduğunu ileri sürdü. Ama Elişa kraldan, Suriyeliyi İsrail’de bir Tanrı’nın varolduğunu anlaması için kendisine göndermesini istedi. Ve Naaman geldiğinde, Elişa yedi kez Ürdün’de yıkanmasını emretti. O zaman Naaman, kendi vatanının sularının daha iyi olduğunu, o ırmaklarda defalarca yıkandığını, ancak cüzamdan kurtulmadığını düşündü ve peygamberin emrini yerine getirmedi. Ancak hizmetkarlarının ricalarına karşı koymayıp yıkandı ve anında temizlenince arınmanın sudan değil, Iütuftarı geldiğini anladı. O, şifa bulmadan önce şüpheye kapılmıştı. Sen ise, zaten şifa bulduğundan şüphe etmemelisin.

 

(Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz, 19-212426-28)

Olağan 15. Çarşamba

Ruh olmazsa, su arıtmaz.

Daha önce de bunu duydun: Sadece gördüğüne inanma; çünkü o zaman sen de Naaman gibi şöyle diyebilirsin: Gözün görmediği, kulağın işitmediği, insanın akıl erdiremediği bu büyük giz bu mu? Her gün gördüğüm suyun aynını görüyorum. Şimdiye dek bunca kez girdiğim ve beni temizlemeyen bu su beni temizleyebilir mi? Ruh olmazsa, suyun temizlemediğini bu sözlerden öğren.

Vaftizde bir tek tanıklıkta birleşen üç tanık olduğunu Kitapların yazması da bundadır. Bu üç tanık, su, kan ve Ruh’tur. Çünkü bunlardan bir tanesini çıkarırsan, vaftiz gizemi yok olur. Mesih’i. Çarmıhı olmadıkça su nedir ki? Hiçbir gizemsel değeri olmaya sıradan bir unsur. Aynı şekilde, su olmazsa, yeniden doğma gizi de olmaz. Çünkü kimse, sudan ve Ruh’tan doğmadıkça, Tanrı’nın kırarlığına giremez. Hıristiyan olmaya hazırlanan kimse de tat Mesih’in Çarmıhına inanır, onun simgesini kabul etmiştir. Ancak Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un adına vaftiz edilmemişse günahların affına ve tinsel lütfun bağışına kavuşmaz.

Suriyeli Naaman, Yasa uyarınca yedi kez suya girdi. Sen ise Üçlü-Birlik adına vaftiz oldun. Peder’e inandığım, Oğul’a inandığını, Kutsal Ruh’a inandığını dile getirdiğini biliyorsun. Bu olayların birbirine nasıl bağlandığını anımsa. Bu iman içinde dünyaya öldün, Tanrı için dirildin. Bu dünya denilen maddeye sanki defnedildin. Günaha öldün, ebedi hayata dirildin. Bu suyun faydasız olmadığına inanmak gerek.

Beythseyda havuzundaki felçli, bir insan bekliyordu. Bu beklenen insan, Bakire’den doğan İsa’dan başka kim olabilirdi? İsa ile gelen, bazı bireylere şifa veren bir ön simge değil, tüm insanlara şifa getiren gerçektir. İşte yeryüzüne inmesi beklenen O idi. Peder Tanrı’nın Vaftizci Yahya’ya söz ettiği O idi. Ruh’un gökten kimin üzerine inip kaldığını görürsen, Ruh’ta vaftiz eden işte O’dur. Yahya O’na şu sözlerle tanıklık etti: Ruh’un bir güvercin gibi üzerine indiğini ve üzerinde kaldığını gördüm. Ruh acaba neden bir güvercin görünümünde indi? Adil insan Nuh’un gemi dışına gönderdiği güvercinin, bu güvercinin simgesi olduğunu görüp, anlaman için değil mi? Bu gizemin ön simgesini algılaman için değil mi? Pederin İncil’de hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde: "Sevgili Oğlum budur, tüm sevgim O’nda yer aldı" (Mt. 3, 17) dediğine göre, senin hala şüphe etmene gerek var mı? Ruh’un güvercin görünümünde konduğu Oğul bunu açıkladığına göre, güvercin görünümünde yeryüzüne inen Kutsal Ruh da bunu açıkladığına göre Davut, "Rabbin sesi sular üzerinde, Tanrı’nın ihtişamı gürledi, sonsuz sular üzerindeki Tanrı" (Mezm. 28,3) sözleri ile bunu dile getirdiğine göre, Kitap "Gideon’ un duası ile ateş yeryüzüne indi ve İlyas’ ın duası ile kurbanı kutsamak için tekrar geldi" şeklinde buna tanıklık ettiğine göre, senin şüphe etmen gerekir mı? Sen rahiplerin liyakatine bakma, görevlerine bak. Liyakata önem verirsen, İlyas’ a saygı gösterdiğin gibi, Petrus’ un veya Pavlus’ un meziyetlerine de değer ver. İsa Mesih’ten aldıkları bu gizi onlar bize iletti. İnanmalarını sağlamak için onlara görünür bir ateş gönderilmişti. Biz inananlar için ise görülmeyen bir ateş etkindir. Onlar için söz konusu olan bir ön simge idi; bizim için ise bir uyarı.

O halde rahiplerin duaları ile çağırdığı, "İki ya da üç kişi bir araya gelince, ben de onların arasındayım" diyen İsa’nın onda mevcut olduğuna in. "İki ya da üç kişi bir araya gelince, ben de aralarındayım (Mt. 18, 20) diyen, gizemlerinin bulunduğu Kilise’de varlığını elbette çok daha etkili bir şekilde hissettirecektir.

Şimdi, sen vaftiz havuzuna girdin. Yanıtlarını anımsa: Peder’e inanıyorum, Oğul’a inanıyorum, Kutsal Ruhi inanıyorum, dedin. Daha büyük olana, ondan az daha küçük olana ve sonuncuya inanıyorum, demedin. Tek bir sözün verdiği yükümlülükle Peder’e inandığın gibi Oğul’a, Oğul’a inandığın gibi Kutsal Ruha da inanmak durumundasın. Tek şu farkla ki, tek Rab İsa’nın Çarmıhına inanma gereğini de kabul ediyorsun.

 

(Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz, 29-30.34-35.37.42)

Olağan 15. Perşembe

Kutsal yağ ile meshetme ve beyaz elbisenin anlamları.

Vaftiz olduktan sonra episkoposun yanına çıktın. Orada olanları anımsa. Davut’un dediği değil mi? "Baştan sakala yayılan, Harun’un sakalına yayılan misk kokusu gibi" (Mezm. 132, 2). Süleyman’ın sözünü ettiği koku budur. Adın etrafa yayılan koku gibidir. Genç kızlar seni bu yüzden sevdi ve cezp etti. Yeniden hayata kavuşan ruhlardan kaçı seni sevdi, İsam, kaçı sana şöyle seslendi: ‘Bizi kendine çek, dirilişinin kokusunu içimize çekmek için giysilerinin kokusuna koşuyoruz" (Neşide 1, 3).

Bu ayinin anlamını kavra: senin seçilmiş bir soy, ruhbanlar yetiştiren değerli bir soy olmanı sağlamak için, koku sakala, yani gençliğin lütfuna ve Harun’un sakalına yayılır. Çünkü ruhani lütuf hepimize, Tanrı Krallığı ve ruhbanlık uğruna verildi. Daha sonra sana, günahın zaafından sıyrıldığına ve Peygamberin sözünü ettiği masumiyete büründüğüne işaret etmek için, şu anda giydiğin beyaz giysiler verildi. Çünkü Peygamber şöyle der: ‘Pakla beni zufa ile tertemiz olayım. Yıka beni, kardan daha beyaz olayım" (Mezm. 50, 9). Yasa da, İncil de bunu öğretiyor: vaftiz olan paklanır. Yasa uyarınca paklanır, çünkü Musa kuzunun kanını halkın üzerine serpmek için bir tutam zufa kullanmıştı. İncil uyarınca paklanır, çünkü İsa İncil’deki görünüm değiştirme olayında dirilişinin ihtişamını gösterdiğinde beyaz giysilere bürünmüştü. Günahı affedilen kimse kardan daha beyaz olur. Bu nedenle Rab, İşaya Peygamberin ağzından şöyle konuşur: "Günahlarınız lal gibi olsa bile, ben onları kar gibi aklaştıracağım" (İşaya 1, 18)

Yeniden doğuşun sağladığı anlık sayesinde beyaz giysilere bürünen Kilise, Neşideler Neşidesinde şöyle der "Ben karayım, ama güzelim, ey Yeruşalem kızı" (Neşide 1,5). Karayım, çünkü insan doğası zayıftır, kırılgandır; güzelim, lütuf sayesinde. Karayım, çünkü sinemde günahkarlar barınır, ama güzelim, inanç sayesinde. Bu giysileri görünce, Yeruşalem kızları hayretle sorar Bu bembeyaz giysiler içinde yükselen kız kim? Kapkara olan o,nasıl birden aklandı?

İsa’ya gelince, Zekeriya Peygambere göre uğuran kirli giysilere büründüğü Kilise’yi beyaz giysiler içinde gördüğünde ya da ruhun yeniden doğuş gizemi sayesinde paklanıp arındığını sezdiğinde, ona şöyle seslenir: "Ne güzelsin, sevgilim, ne güzel, gözlerin güvercin gözleri kadar güzel" (Neşide 4,1). Biliyorsun, Kutsal Ruh yeryüzünde inmek için güvercin görünümüne bürünmüştü.

Bu nedenle, Ruh’un izini taşıdığını anımsa; bu Ruh bilgelik ruhudur; iyiyi kötüden ayırt etme yetisidir; öğüt ve güç ruhudur, bilgi ve ibadet, Tanrı korkusu ruhudur. Emanetini korumasını bil. Peder Tanrı sana damgasını bastı. İsa Mesih seni güçlendirdi ve Havarinin yazısında da okuduğun gibi, ilk armağan olarak kalplerimize Ruh’u yerleştirdi.

 

(Ambrosius, Gizler Üstüne Vaaz, 43.47-49)

Olağan 15. Cuma

Yeni vaftiz olanlara Efkaristiya’ nın sunulması.

Hıristiyan’ı ayırt eden belirtilerle paklanmış ve daha sonra zenginleşmiş halk Mesih’in sunağına doğru ilerleyerek şöyle diyor Allah’ın, gençliğimi neşelendiren Allah’ın sunağına yaklaşacağım. O eski yanlışın kabuklarını bir yana bıraktığına göre, onun gençliği kartalınki gibi yenilenmiştir, bu semavi ziyafete katılmak için acele etmektedir. O halde geliyor ve kutsal sunağı hazırlanmış görüp: Önüme bir masa hazırladın, diye bağırıyor. Davut aşağıdaki sözleri söylerken bu halkı konuşturmaktadır Rab beni besliyor, ve hiçbir şeyim eksik olmayacak, o beni bir otlağa yerleştirdi, beni dinçleştiren suyun yanına beni götürdü. Ve daha ilerde: Çünkü, ölümün gölgesinde yürüsem bile, felaketten korkum olmayacaktır, çünkü sen benimlesin. Senin asan ve senin değneğindir bana destek olmuş olanlar. Beni hırpalayanların karşısında, önüme bir masa hazırladın. Yağ ile başımı kokuladın ve senin sarhoşluk veren kupan, ne kadar görkemlidir!

Allah’ın atalarımız için man ekmeğini yağdırması ve onların gökten gelen bu besini her gün yemiş olmaları harika bir şeydir. İnsan meleklerin ekmeğini yedi sözü buradan gelmektedir. Ve bununla beraber çölde bu ekmeği yiyenlerin hepsi ölmüştür. Buna karşın, bu aldığın besin, gökten inmiş olan bu canlı ekmek, ebedi hayatın cevherini sağlamaktadır ve onu yiyen kimse hiçbir zaman ölmeyecektir, çünkü o Mesih’in bedenidir.

Şimdi neyin daha değerli olduğunu incele: meleklerin ekmeği, man mı yoksa, hayat veren beden olduğu kesin olan Mesih’in eti mi? Eski zamanın man’ ı gökten geliyordu, bugünkü ise göklerin üstündedir; o, göğe ait bulunuyordu, bu, göğün efendisine. O, eğer ertesi güne saklanırsa bozuluyordu; bu, her türlü bozulmadan uzaktır, çünkü onu saygı ile yiyen kimse, bozulmaktan uzak kalır. İbraniler için su kayadan fışkırmıştır, bizim için kan Mesih’ten fışkırmıştır. Su onların susuzluğunu bir süre için gidermiştir, Sen ise içince, artık susuzluk hissedemezsin. Eskiden ön belirti, bugün gerçek. Eğer hayran olduğun şey bir gölge, bir ön belirti ise, gölgesi bile sende hayranlık uyandıran realite ne kadar büyüktür. İyi dinle: atalarımız için gerçekleşmiş olan şey, gelecek olan realitenin sadece bir gölgesiydi. Onlar kendileriyle birlikte gelen bir kayadan içiyorlardı, ve bu kaya Mesih’ti. Bununla beraber bir çoğu Allah’ı hoşnutsuz etmekten başka bir şey yapmadı ve çölde düştüler. Bu olaylar, bizler düşünülerek, simgesel olarak gerçekleşmiştir. Şimdi neyin daha çok değeri olduğunu biliyorsun: Işık karanlıklardan, gerçek simgeden, Yaratanın bedeni gökten gelen mandan üstündür.

 

(Ambrosius, Özler üstüne Vaaz, 52-54-48)

Olağan 15. Cumartesi

Kabul ettiğin gizemi İsa’nın sözü üretir.

Lütfun doğadan üstün olduğunu görüyor, ancak yine de Peygamberlerin kutsama lütfunu ölçüye vuruyoruz. Bir inanın kutsaması doğayı değiştirecek kadar güçlü olabileceğine göre, bizzat Kurtarıcının sözlerinin etkin olduğu Tanrı kutsamasına ne denir? Çünkü senin mahzar olduğun bu gizemi İsa’nın sözleri üretir. İlyas’ ın sözü gökten ateş yağdıracak kadar güçlü olabildiyse.

İsa’nın sözü doğa unsurlarını değiştirecek kadar güçlü olamaz mı? Evrenin yapıtları hakkında söylenen bu sözü biliyorsun: Dedi ve oldu, emretti ve yaratıldı" (Mezm. 32,9).

Daha önce yok olanı var eden İsa’nın sözü, varolanı daha önce olmadığı bir şeye dönüştüremez mi? Çünkü bir şeye ilk doğasını vermek, bu doğayı değiştirmekten daha güç değildir.

Ancak bu mülahazalara gerek var mı? İsa ile ilgili örneklerden faydalanalım ve bu gizin gerçeğini Vücut Bulma gizine dayandıralım. İsa’nın Meryem’den doğuşu doğal bir sürecin sonucu muydu? Doğa düzenini inceleyecek olursak, kadının erkekle birleştikten sonra doğurması doğaldır. Yani Bakire’nin doğal düzen dışında doğurmuş olması tartışılmaz. Öyleyse ürettiğimiz vücut, Bakire’den doğmuş vücuttur. Rab İsa’nın, Bakire Meryem’den doğmuş olması doğa dışı bir olay olduğuna göre, İsa’nın vücudu hususunda neden doğal düzen arıyorsun? Gizemde mevcut olan İsa’nın vücudu gerçekten İsa’nın çarmıha gerilen ve defnedilen tenidir. Yani bu gizem gerçekten İsa’nın teninin gizemidir.

İsa bizzat "Bu benim vücudumdur" diyor. İlahi sözlerle kutsamadan önce başka bir maddeden söz edilir, kutsamadan sonra ise O’nun vücudundan. İsa bizzat kanından söz eder. Kutsamadan önce değişik bir terim kullanılır, kutsamadan sonra Kandan. Ve sen "Amin", yani "Doğrudur" dersin. Ağzınla telaffuz ettiğini ruh kabullensin. Ağzınla ifade ettiğine kalp inansın.

Bu nedenle, bu denli büyük bir nimete tanık olan Kilise çocuklarını, dostlarını gizemlere koşmaya çağırır Yiyin, için dostlarım, mest olun, kardeşlerim! Yiyecek ve içecek olduğumuzu Kutsal Ruh, Peygamberin ağzından ifade etti: Tadın ve Rabbin iyi olduğunu görün. Ona güvenen insana ne mutlu! İsa bu gizemdedir, çünkü bu gizem İsa’nın vücudunun gizemidir. Demek oluyor ki, bu bedensel bir besin değil, ruhani bir besindir. Aziz Pavlus bu yüzden, simgeden söz ederken şöyle der "Atalarımız manevi bir besin yediler, manevi bir içki içtiler" (I. Kor. 10, 3). Çünkü Tanrı’nın vücudu tinsel bir vücuttur. İsa’nın vücudu ilahi Ruh’un vücududur. Çünkü İsa, Kutsal Kitap’ın dediği gibi, Ruh’tur. Önümüzde olan Ruh, Rabbin Mesih’idir. Petrus da mektubunda şöyle der: "Mesih bizim için öldü." Nihayet Peygamberin şu sözünü de anımsayalım: "Bu besin kalbimizi güçlendirir, bu içki insan kalbine neşe verir? (Mezm. 103, 15).

 

(Ambrosius, Mezmur Üstüne Vaaz, 4.7.8)

Olağan 10. Cuma

Mezmur’ ların şiirsel ve peygambersel gücü

Kutsal Kitap’ın tümü, tanrısal lütfu dile getirmektedir. Ancak bu özellikle tadına doyum olmayan Mezmur’ lar kitabı için geçerlidir. Gerçekten de, eski çağ tarihini nesir olarak anlatan bizzat Musa, kavmin unutulmaz bir mucize sayesinde Kızıl Deniz’den geçişini anlatırken, Firavun orduları ile birlikte battığını gördüğü zaman, insan gücünü aşan bir iş başardığı için, dehasının da ötesinde geçerek, Rabbe bir zafer ilahisi okudu. Kız kardeşi Meryem de tefini alarak, arkadaşları ile birlikte ona katıldı. Tanrı’ya şükredelim, ihtişamını gösterdi. Atı ve savaşçıyı denize attı. Tarih eğitir, yasa öğretir; kehanet haber verir, azar, cezalandırır, ahlak ikna eder. Mezmur’ lar kitabında hepsi mevcuttur ve sanki insan sağlığı için bir çare vardır. İnsanın çektiği acıya uygun bir çare bulması için Mezmur kitabı okuması yeter. Her ruha açık bir okul gibi, her erdemin gelişmesine elverişli bir stadyumda gibi, bizi bekleyen mücadeleleri keşfetmek için, Mezmur’ ları incelemek yeterlidir. O zaman bize en uygun olanı, bizi en kolay şekilde zafere ulaştıracak olanı seçmemiz mümkün olur.

Bir kimse geçmiş çağ insanlarının tarihini inceleyerek onların yolunda yürümek isterse, tek bir Mezmur da o tarihin özetini bulur. Bu hazineyi belleğinde taşıyabilmesi için, o tarihin tüm özetini tek bir Mezmur da bulur. Bir kimse insan sevgisinin temsil ettiği bu bağda, tümüyle mevcut olan Yasanın gücünü keşfetmek isterse "çünkü yakınını seven kimse gereğini tümüyle yerine getirmiş olur"  Mezmur’ ları okusun. Kavmin tümüne yapıla haksızlığı geri püskürtmek için tek bir insanın ne denli bir sevgi ile tehlikelere atıldığını orada görecektir. Sevgi şanının, yiğitlik zaferinden geri kalmadığını anlayacaktır.

Peygamberliğin gücüne gelince, onun hakkında ne diyebilir? Başkalarının gizemle dile getirdiği şeyler kanımca, sadece Davut’a alenen ve açıkça vaat edilmiştir ve bu vaat, İsa Mesih’in ona soyundan doğacağını da içerir. Çünkü Rab Davut’a şöyle dedi:

"Tahtıma oturtacağım, senin kanından doğacaktır (Mezm. 131, 11).

Bu nedenle Mezmur’ lar da sadece bizim için dünyaya gelen İsa’yı değil, bize kurtuluş getiren cefaya katlanan İsa’yı da görüyoruz. Ölen, dirilen, gökyüzüne çıkan, Peder’in sağına oturan İsa’yı görüyoruz. İnsanlar arasında kimsenin söyleme cesaretini gösteremediğini, sadece bu Peygamber burada dile getirdi. Daha sonra da Rabbin kendisi İncil’de aynı şeyi açıkladı.

 

(Ambrosius, Mezmur Üstüne Vaaz, 9-12)

Olağan 10. Cumartesi

Mezmur, evrenin övgüsü.

Mezmur’ dan iyi ne var? Davut çok yerinde olarak şöyle da: Rabbi övün! Çünkü Mezmur iyidir. Tanrı’mıza güzel ve tatlı övgüler olsun! Gerçekten öyle, çünkü Mezmur halkın dile getirdiği bereket duasıdır, halkın okuduğu Tanrı övgüsüdür; halkın tuttuğu alkıştır; evrenin ağzında çıkan sözdür Kilise’nin sesidir. Ahenk dolu bir iman beyanı, tüm cemaatin katıldığı bir dua, özgürlük coşkusu, sevinçle haykırış, heyecan titreyişidir. Mezmur hiddeti yatıştırır, dertleri siler, hüznü avundurur, geceleri biri korur, gündüzleri eğitir. Mezmur korkanların kalkanı, dindarların bayram, bir sükunet ışını, barış ve didik güvencesidir. Adeta bir gitar gibi, değişik ve eşit olmayan sesleri bir tek nağmede birleştirir. Gün doğuşu Mezmur’ u yansıtırken, gün barışı da hala onu çınlatır.

Mezmur da eğitim ve zevk yarışır. İnsan sevinmek için mezmur okurken, öte yandan bilgisini de arttırır: Mezmur okurken ne denli zenginlikte karşılaşırsın, sevgiyle Neşide’ yi okurken, tanrısal sevgi arzusu ile tutuşursun. Açınlamaların nimetini, diriliş kehanetlerini, vaatlerin hazinesini hep mezmurlarda bulurum. Günahtan kaçınmayı, günahlarımın kefaretini çekmekten utanmamayı hep orada öğrenirim. Mezmur nedir? Peygamberin, Kutsal Ruh’un yayını kullanarak çaldığı bir müzik aletidir. Peygamber bu aletin göksel tatlılığını yeryüzünde çınlatır. Sazlarla ve saz telleri ile, yani cansız varlıklarla; farklı, eşit olmayan seslere ritim verir ve tanrısal övgü neşidesini göklere yükseltir. Bunu yaparken de bize önce ölmemiz, daha sonra da ibadetimizin Tanrı’ya kalır yükselmesini sağlayacak erdemleri gerçekleştirmemiz gerektiğini öğretir.

Davut bize içimizden mezmur okumayı, dua etmeyi öğretir. Pavlus da böyle yapardı. Çünkü bize şöyle der "Ruhumla dua edeceğim gibi, usumla da dua edeceğim" (1. Kor. 14, 15). Mezmurları hem ruhumla, hem de usumla okuyacağım. Davut bize ayrıca yaşamımın ve eylemlerimizi göklerdeki hazinelere doğru yöneltmemizi de öğretir. Aksi halde duayı şarkı ile dile getirmekten alınan zevk, bedensel zevkleri uyandırabilir. Bunlar ise ruha özgürlük değil, ağırlık verir. Aziz Peygamber Davut, ruhunun kurtuluşu için mezmur okuması gerektiğini şu sözlerle hatırlatır: "Gitar ile sana mezmur okuyacağım, Rabbim. Kurtardığın ruhumla sana şükranlar okurken, dudaklarımdan sevinç nidaları yükselecek" (Mezm. 70. 22, 23).

 

(Ambrosius, 36. Mezmur  Üstüne Vaaz, 65-66 29-30.34-35.37.42)

Olağan 6. Perşembe

Ağzını Tanrı’nın sözüne aç!

Kalbimiz ve ağzımız durmadan bilgeyle meşgul olsun; dilin Tanrı sözlerini söylesin; Tanrı’nın yasası kalbinde yer alsın. Kutsal Yazı sana bu yüzden şöyle der: Evinde otururken, yolda yürürken, uyurken ve ayıkken ondan söz edeceksin. O halde Rabbimiz İsa’dan söz edelim. Çünkü Bilgelik O’dur. Tanrı’nın Sözü, Kelamı O’dur.

Kutsal Kitap’ta şu sözler de yazılıdır: Ağzını Tanrı’nın sözüne aç. O sözlerini aksettirenin, sözlerinin derinliğine inenlerin ilham kaynağıdır. Bilgelikten söz ederken, erdemden söz ederken, adaletten söz ederken, barıştan söz ederken, gerçekten hayattan, kurtuluştan söz ederken, hep O’ndan söz ederiz.

"Ağzını Tanrı’nın sözüne aç" der Kutsal Kitap. Sen ağzını aç, konuşan O’dur. Davut şöyle der: Rabbin kalbimde söylediklerine kulak vereceğim. Tanrı Oğlu da şöyle demiştir: Sen ağzını aç, ben onu dolduracağım. Herkes Süleyman ve Davut gibi, bilgenin sonsuz değerini takdir edebilme durumunda değildir. Ancak bilgelik ruhu kabiliyetlerine göre tüm insanlara, en azından tüm inananlara verilmiştir. İnancın varsa, bilgelik ruhuna maliksin.

O halde daima düşünmeye özen göster. Tanrısal gerçekler daima dilinde olsun, evinde oturmuşken. Ev sözcüğünden çıkarabile­ceğimiz anlam, "Kilise" olduğu gibi, içimiz de olabilir. Kendi içimizde konuşmamız için. Günahtan sakınmak için, gevezelikten kaçınmak için, düşünerek konuş. Evinde oturmuşken, seni yargılayacak olanla konuşurmuş gibi, kendi kendinle konuş. Yolda giderken konuş, aylak durmamak için. İsa’dan konuşursan, yoldan konuşmuş olursun. Çünkü Yol, İsa’dır. Yolda kendinle konuş, İsa ile konuş. O’ nunla nasıl konuşacağını dinle: "İnsanların her yerde ellerini huşu ile kaldırarak, hiddete kapılmadan, kavga etmeden, dua etmelerini isterim" (1. Tim. 2,8). Uyurken konuş ki, ölüm uykusu seni gafil avlamasın. Uykuda O’ nunla konuşacağını dinle: "Rabbim için bir sığınak, Yakup’un Tanrısı için bir çadır bulmadan, gözlerime uyku, göz kapaklarıma huzur bağışlamayacağım" (Mezm. 131.4-5). Kalktığında veya uyandığında, ondan söz et. Sana emrettiklerini yerine getir. İsa’nın seni nasıl uyandırdığını dinle. Ruhun sana şöyle der: Sevgilimin kapıyı vurduğunu işitiyorum. İsa ise şöyle der: Aç bana kapıyı, bacım, zevcem. İsa’yı nasıl kaldırdığını dinle. Ruh şöyle der: "Size yalvarırım, ey Kudüs kızları, aşkımı sevgilimi uyandırmayın" (Neşide 3,5). Aşk İsa’dır.

 

(Ambrosius, 43. Mezmur Üstüne Vaaz, 89-90)

Olağan 16. Perşembe

Tanrı bizi yüzünün nuru ile aydınlatsın!

(Bu yorum, Aziz Ambrosius’ un ölümünden birkaç hafta önce son çalışması oldu.)

 "Yüzünü neden çeviriyorsun?" (Mezm. 43, 25). Karanlığın kalbimizi kapladığı, gözümüz gerçeğin ışığını göremez hale gelecek kadar üzgün olduğumuz anlarda, Tanrı’nın yüzünü bizden çevirdiğini sanırız. Çünkü Tanrı aklımızı, zihnimizi koruduğu sürece hiçbir şeyin bizi karanlığa boğamayacağından eminiz. İnsanın yüzü vücudunun diğer uzuvlarından daha aydınlıktır. Birisine baktığımız zaman tanımadığımız birisi ise onu keşfederiz. Bildiğimiz birisi ise onu tanırız. Çünkü gözümüzden kaçması mümkün değildir. Ya insanın yüzüne bakan Tanrı olursa, onu kat kat fazla aydınlatması gerekmez mi?

İsa’nın sözlerini en güzel şekilde ifade eden Havari, bu konuda da usumuzu uygun bir tümce ile aydınlatırken şöyle diyor Tanrı "Işık karanlığın ortasında parlasın" dedi. Ve İsa’nın çehresinde parlayan ışığının bilincine varmamızı sağlamak için, kalplerimizde kendisi parladı. İsa’nın ışığının varlığımızın hangi kısmına nüfuz ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. İsa kalplerin ebedi ışığıdır ve Peder onu, çehresi ile aydınlanmamız için yeryüzüne gönderdi. Şimdiye dek yeryüzünde karanlığın tutsakları olmamıza karşın şimdi bu yüzden, ebedi ve göksel gerçeklerle yüz yüze gelebiliyoruz.

Havari Petrus, doğuştan kötürüm olana "Bize bak?" dediğine göre neden hala İsa’dan söz ediyoruz? Kötürüm, Petrus’ un yüzüne baktı ve imanın lütfu ile aydınlandı. Çünkü inanmasaydı, şifa bulamayacaktı.

Bu nedenle Havariler’ de böylesine bir ihtişam mevcut olmasına karşın, Zakay, İsa’nın oradan geçeceğini duyunca bir ağaca tırmandı. Çünkü boyu kısa olduğundan, O’nu kalabalığın içinde göremiyordu. İsa’yı gördü ve ışığa kavuştu. İsa’yı gördü ve o ana dek başkalarının parasını çalarken, kendi parasını ortaya koydu. Yüzünü neden çeviriyorsun? Başka bir deyimle, yüzünü bizden çevirsen de çehrenin ışığı ruhumuza nakledilmişti, Rabbim. O ışığı içimizde saklıyoruz ve O, kalplerimizde parlıyor. Çünkü sen yüzünü çevirirsen, kimse hayatta kalamaz.

 

(Ambrosius, Mezmur Üstüne Vaaz, 13.14)

Olağan 20.  Cuma

Bir tek aracı, Mesih İsa.

Aziz Ambrosius 48. Mezmur’un şu sözlerini İsa’ya söyletiyor.

Kardeş fidye ödemez; fidyeyi ödeyecek olan bir insan. O insan Tanrı’ya ne kefaret, ne de hayatının bedelini ödeyecektir. O halde felaket gününde korkmak neden? Bana kimse zarar veremez, benim kurtarıcıya ihtiyacım yoktur, dahası herkesin kurtarıcısı benim. Başkalarını kurtaran ben, kendim için mi titreyeceğim? İşte ben her şeyi yenileyeceğim; ben sırada bir akrabalık duygusunun alevi bağların fevkindeyim. Eşit bir doğa zaafının tutsağı olduğu için, aynı anadan doğma kardeşin geri satın alınmadığını insanı, diğer İnsan, Rabbin göndereceğini bildirdiği insan, kendi aklında şöyle diyen insan: "Size gerçeği söyleyen insanı, beni öldürmek mi istiyorsunuz?". (Yuh. 8,40) fidyeyi ödeyerek kurtaracaktır.

Ancak bir insan olduğu halde, onu kim tanıyabilir? Onu nede kimse tanıyamaz? Çünkü Tanrı bir olduğu gibi, Tanrı ile insanlar arasındaki aracı da birdir, bir insan, İsa Mesih (I. Tim. 2,6).  Sevgisi ile kardeşlerinin ötesine gerçek insan fidyesini ödeyen O’dur. Çünkü o yabancılar için kanını döktü ve adağı, kardeşi için olsa bile kimse sunmaz. Bu nedenle, bizi günahtan kurtarmak için vücudunu esirgemedi ve herkes için fidye olarak kedi kendini sundu. Buna gerçek şahidi Havari Pavlus tanıklık eder: "Gerçeği söylüyorum, yalan söylemiyorum" (Rom. 9,1).

Ancak, fidyeyi ödeyebilen tek insan neden O’dur? Çünkü sevgide kimse ona erişemez. O hayatını yoksul kullarına feda eder; insan doğasının arılığında kimse O’na erişemez. Çünkü tüm insanlar Adem’in günahından payını aldı. Ancak bu ilk günahın boyunduruğu altına girmeyen kişi kurtarıcı olarak seçilebilir. O halde şunu anlayalım: Tüm insanlığın günahını kendi teninde çarmıha gererek, herkesi ezen borcu kanı ile ödeyerek silmek için, insan konumunu üstlenen bir insandır. Isa, Mesih’tir. Ama belki şöyle bir itirazın olabilir: Isa bizzat: Adını kardeşlerine ilan edeceğim dediğine göre, kardeşin fidye ödeyebileceğini ima etmek mümkün mü? Hayır, İsa kardeş olarak değil, içinde Tanrı varolan insan, Mesih olarak bizi günahtan kurtardı. Çünkü Kitap’ta şöyle yazılıdır: "Dünyayı Mesih’te kendisiyle uzlaştıran Tanrı’dır" (II. Kor. 5,19). Bu Mesih için de Kitap: "Söz insan oldu ve aramızda yaşadı" (Yuh. 1, 14) der. Demek oluyor ki, insan olduğunda kardeş olarak değil, Rab olarak aramızda yaşıyordu.

 

(Ambrosius, 48. Mezmur Üstüne Vaaz, 14-15)

Olağan 20. Cumartesi

Herkesin Kurtarıcısı.

İsa dünyayı Tanrı ile barıştırdığına göre, elbette ki kendisinin barışmaya ihtiyacı yoktur. Gerçekten de hiçbir günah işlemediğine göre, hangi günahın cezasını çekecekti? Yahudiler günah yüzünden yasa gereği ödenen vergiyi talep ettikleri zaman Petrus’a şöyle demişti: "Simon, yeryüzü kralları vergiyi kimden alır? Çocuklarından mı, yoksa diğerlerinden mi?" Petrus "Diğerlerinden" diye yanıtladı. Rab o zaman şöyle dedi: "O halde çocuklar vergiye tabi değil. Ancak onları incitmemek için oltayı at ve ilk gelen balığı tut, ağzını açtığında bir akçe bulacaksın. Onu al ve ikimiz için ver."

Burada anlatmak istediği, günahların kefaretini kendi hesabına ödemesi gerekmediğidir. Çünkü kendisi günahın tutsağı değildi. Tanrı’nın Oğlu olarak her tür yanılgıdan azattı. Gerçekten de Oğul kurtarır, tutsak ise günahın boyunduruğa altındadır. Demek oluyor ki, tümüyle Özgür olanın hayatının fidyesini ödemesi gerekmez ve kanı tüm evrenin günahlarının kefaretini ödemeye yeterli bir fidye idi. Kendi hesabına hiçbir borcu olmayanın, başkalarını kurtarması doğaldır. Daha da ileri gitmek isterim. İsa ne kendi kurtuluşunun fidyesini ödemek, ne de kendi günahının cezasını çekmek durumunda olmadığı gibi, aslında herhangi bir insana bakacak olursan, hiçbirinin kendi kefaretini ödemesi gerekmediği anlaşılır. Çünkü İsa tümünün kefaretidir, tümünün kurtuluşudur.

İsa tüm insanların kurtuluşu için kendi kanını döktüğüne göre, hangi insan kanıyla kendi fidyesini ödeyebilir? Kanı İsa’nın kanı ile kıyaslanabilecek tek bir insan var mı? Ya da tek başına, kanı ile dünyayı Tanrı ile barıştıran İsa’nın kendi şahsında sunduğu kefaretten fazla bir kefaret ödeyebilecek kadar güçlü bir insan var mıdır? Herkesin günahı için kurban olan, bizi kurtarmak için hayatını verenden daha soylu bir kurban, daha iyi bir avukat olabilir ini?

O halde, herkesin fidyesi olarak dökülen kan, İsa’nın kanı olduğuna göre, kişisel kefaret ve kurtuluş aramak gerekmez. İsa Mesih bizi bu kan ile kurtardı ve Peder ile barıştırdı. İşini sonuna dek götürdü. Çünkü bizim işimizi, çabamızı üstlendi: "Bana gelin, emeğin ezdiği tüm sizler ve ben belinizi dikeceğim."

 

(Ambrosius. 118 Mezmur Üstüne Vaaz, 13-14)

Olağan 14. Perşembe

Babam ve ben geleceğiz ve Onda kalacağız.

Kapını gelene aç, ruhunu aç, zihnini aç ki, özentisizliğin, saflığın zenginlikleri, barışın hazinesi, lütfun boşluğunu keşfetsin. Kalbini ferahlat, her insanı aydınlatan ölümsüz ışığın güneşine gel. Kuşkusuz gerçek ışık, herkes için parlar; ama pencerelerini kapayan, kendini ebedi ışıktan mahrum eder. Demek oluyor ki, ruhunun kapısını kapatırsan, bizzat İsa kapıda kalmış olur. İsa içeri girecek güçte olmakla birlikte, zorla girmek istemez. Kendisini kabul etmeyenleri zorlamak istemez.

Bakireden doğarken tüm evrene ışık saçtı, herkes için parlamak istedi. Gece karanlığının hiçbir zaman karartmadığı ebedi ışığın aydınlığını dileyenler, onu kabul eder. Çünkü gözlerimizle gördüğümüz güneşin yerini gecenin karanlığı alır. Halbuki adalet güneşi hiçbir zaman batmaz. Çünkü şer hiçbir zaman bilgeyi yok edemez. O halde İsa’nın kapısını çaldığı kimseye ne mutlu! Kapımız imanımızdır ve sağlam olursa, tüm evi korur. İsa bu kapıdan girer. Kilise bu nedenle ilahide şöyle der: "Kardeşimin kapıyı vurduğunu duyuyorum. Kapıyı vurana kulak ver, girmek isteyeni dinle: Aç bana bacım, zevcem, güvercinin, kusursuz yarim; aç, çünkü başıma çiğ düştü, lülelerime gece damlaları" (Neşide 5,2).

Saç, gece çiği ile örtülü. Kelamın nasıl ısrarla kapını çaldığını anla. O denemelere göğüs germe durumunda olanları ziyaret etmek ister. Yenilmemeleri için, engellere yenik düşmeleri önlemek için. Kederli olduğu zaman yağmur, çiğ başını örter. O anda uyanık olmak gerek ki, damat geldiği zaman evin kendisine kapalı olduğunu görerek geri dönmesin. Sen uyursan, kalbin uyanık olmazsa, kapıyı çalmadan gider. Kalbin uyanıksa, kapıyı vurur ve kapının açılmasını bekler.

Ruhumuzun kapısını biliyoruz: "Ey kapılar, kirişlerinizi yükseltin; yükseltin, ey kapılar ki ihtişam Kralı girsin" (Mezm. 23, 7) diye söz edilen kapıların ne olduğunu da biliyoruz. İmanın bit kapılarını yükseltmek istersen, ihtişam Kralı, çilesinin zaferi ile yanına gelecek. Adaletin de kapıları vardır. Bu konuda İsa’nın Peygamberin ağzından ne dediğini biliyoruz: "Bana adaletin kapılarını açınız" (Mezm. 117,19).

 

(Ambrosius, 118. Mezmur Üstüne Vaaz, 43-45 .48)

20 Ocak, Aziz Sebastianus Bayramı

Tanrı Krallığına girmek için çok sıkıntıdan geçmek gerek.

Çok kıyım varsa, çok da deneyim var demektir. Çok çelenk olan ver de çok savaş verilmiştir. Kıyımcıların fazla olması senin yararınadır. Çünkü bunca kıyımda zafer tacını giyme olanağını bulursun. Bugün bayramını kutladığımız şehit Aziz Sebastianus’ un örneğini alalım. Sebastianus aslen Milanoludur. Kıyımcı belki o sırada bölgeden ayrılmıştı ya da henüz bölgeye gelmemişti, ya da sevecen bir insandı. Her ne hal ise Sebastianus burada savaş olmadığını ya da savaşın canlılığını yitirmiş olduğunu gördü ve kalkıp Roma’ya gitti. Roma’da inancın güçlü olması nedeniyle kıyım tüm şiddeti ile sürüyordu. Sebastianus orada acı çekti, yani orada taç giydi. Demek oluyor ki, yabancı olarak geldiği yörede ölümsüzlüğe kavuştu.

Bir tek kıyımcı olsaydı, bu şehit kuşkusuz taç giymezdi. Ancak işin en kötü yanı sadece görünen kıyımcılar değil, görünmeyen kıyımcıların da olmasıdır ve bunların sayısı diğerlerinden fazladır. Nedeni, bir baş kıyıcı birçok kıyım emri gönderdiği ve her kent veya eyalette kıyımcılar bulunduğu gibi, şeytan da sadece dışta değil, içte de her birimizin kalbinde de kıyımlara neden olan işbirlikçilerini yönetir. Aziz Pavlus, "Huşu ile İsa Mesih’te yaşamak isteyen herkese işkence edilecektir " dediği zaman işte bu işkenceleri kasteder. Pavlus, "herkes" diyor, kimseyi ayırmıyor. Zaten bizzat Rab, kıyımların denemesinden geçtikten sonra kim ayrı tutulabilir ki? İsa’nın gizli tanıklarına her geçen gün kaç yeni işim katılır, İsa’ya aidiyetini beyan eder? Havari bu şahadeti ve İsa’ya inanın ne olduğunu bildiği için şöyle der: "İşte bizim gururumuz ve vicdanımızın tanıklığı budur."

 

(Ambrosius, 118. Mezmur Üstüne Vaaz, 47-50)

9 Ekim, Aziz Dionisius Bayramı

Çok kıyım olduğu zaman çok şehit olur.

Sen her gün İsa’ya tanıklık edersin. İffetsizlik deneyinden geçersin, ancak seni bekleyen yargıdan korktuğun için, ruhunun ve bedeninin iffetine leke sürmemen gerektiğine inanırsın. İşte o anda İsa’nın tanığı olursun. Bir yoksulun malını ele geçirmene ya da korumasız bir dulun haklarını çiğneme nedeni olacak haksız kazanç deneyinden geçersin. Ancak tanrısal öğretileri göz önünde tuttuğunda, haksızlık yapmaktansa çaresizin yardımına koşmanın daha iyi olduğunu anlarsın. O anda İsa’nın tanığısın.

Gerçekten de İsa, Kutsal Kitap’ta yer alan "Rab şöyle der Yetime karşı adil davranın, dulu koruyun, gelin tartışalım" sözü gereğince bu tür tanıklar ister. Gurur deneyinden geçersin, ancak yoksulu, çaresizi görünce sevgi dolu bir acıma duygusuna kapılırsın, alçakgönüllü olmayı böbürlenmeye yeğlersin: İsa’nın tanığısın. Daha da ötesi: sadece sözle değil, eylemle tanıklık edersin. En güvenilir tanık kimdir? Rab İsa’nın bedenen aramıza geldiğini itiraf eden ve İncil’in buyruklarını uygulayan kişi. Çünkü dinleyip de eyleme geçmeyen İsa’yı yadsır. Onu eylemlerle yadsıdıktan sonra sözle övme boşunadır. Birçok insan, "Rabbim, biz senin adına peygamberlik etmedik mi? Şeytanları kovmadık mı? Mucizeler yapmadık mı?" diye sorarlar. Yargı günü İsa onlara şu yanıtı verecektir: "Benden uzak durun kötülük yapan sizler, Her kim ki, yaptığı işlerin güvencesi ile İsa Mesih’in buyruklarına tanıklık eder, tanık odur.

İsa’ya inancını itiraf eden bu gizli İsa tanıklarının her geçen gün sayısı nedir? Havari bu tanıklığı, İsa’ya verilen bu iman şahadetinin bilincinde olduğu için şöyle der: "Gururumuzun nedeni vicdanımızın tanıklığı budur. İmanını dışta beyan edip de kalbinde yadsıyan nice insan var! Herhangi bir Peygambere inanmayın. Hangilerine inanmanız gerektiğini verdikleri meyvelerden anlayacaksınız. O halde, dıştan gelen kıyımlara karşı koyabilmek için, içindeki kıyımlarda sadık ve yürekli ol! İçteki kıyımlarda da krallar ve yönetenler, güçlü yargıçlar var. Bunun bir örneğini Rabbimizin geçirdiği denemede bulursun.

Kitabın başka bir yerinde de şöyle denilmektedir: "Günah ölümlü vücudumuza hükmetmesin. Hükmeden günah olursa, hangi hükümdarlar, hangi günahkar yöneticiler önünde hesap vereceğini görüyorsun, ey insan! Günah ve kötülük sayısı kadar hükümdar vardır ve bizi onların önüne çıkarıyorlar, onların önünde yargılanıyoruz. Bu hükümdarlar hala birçok insanın usunda mahkeme kurmuş durumda. Ancak İsa’ya ait olduğunu söyleyen kişi, bir anda bu hükümdarın gücünü felce uğratır, aklının tahtından indirir. İsa’nın mahkemesinin var olduğu kimsede şeytanın mahkemesi varlığını nasıl sürdürebilir?

 

(Ambrosius, Bakireler Üstüne, I, 2,5.7-9.21)

21 Ocak, Azize Agnes bayramı

Azize Agnes övgüsü.

Bugün bir bakirenin doğum günüdür, onun saflığını örnek alalım. Bugün bir din şehidinin doğum günüdür, bir kurban sunalım. Bugün azize Agnes’ in doğum günüdür!

Hıristiyan geleneğine göre Agnes on iki yaşlarındayken din şehidi oldu. Bir yanda küçük bir genç kıza bile dokunmaktan çekinmeyen iğrenç acımasızlık, öte yanda ise küçük bir kızın gösterdiği büyük inanç! Bu küçük genç kızın küçücük bedeni bir çok yara bereye maruz kaldı. Bu küçük genç kız bu acıları yenmesini bildi. Oysa o yaşlardaki genç kızlar, anne babalarının sert bakışlarına bile katlanamıyor ve kendilerine bir iğne batsa, sanki yaralanmış gibi ağlayıp sızlanıyorlar! Bu genç kız ise cellatlarının kanlı ellerinden hiç korkmadı, sürükledikleri ağır zincirlerin çıkardığı seslerden kılı bile kıpırdamadı ve narin vücudunu öfkeli bir askerin kılıcına teslim etti. Genç kız henüz ölmenin ne demek olduğunun farkında bile değildi, ama ölmeye hazırdı. Kendisini idam sehpasına zorla sürüklediklerinde, alevlerin arasından ellerini Mesih’e doğru uzattı. Bu sunak yerine gidene kadar zafer kazanmış İsa’yı yücelten haç işaretini yaptı. Boynuna ve ellerine zincir taktılar, ne var ki böylesine ufak tefek eli ve kolu olanı hiçbir zincir sıkamazdı.

Acaba bu din şehitliğin yeni bir türü mü? Genç kız henüz acı çekebilecek durumda bile değildi, ama yenmek için hazırdı; din şehitliği için mücadele etmek zor, ama kazanmak kolaydır; oysa genç kız, yaşının getirdiği elverişsiz durumu aşarak bir yiğitlik örneği gösterdi. Genç kız, darağacına, bakire olarak, bir genç kızın düğün günü gerdek odasına nasıl sevinçli adımlarla gidiyorsa öyle gitti. Başının süsü Mesih’in kendisiydi, yoksa karışık bir saç kuaförü değildi; başı çiçeklerle değil erdemlerle süslüydü.

Herkes gözyaşı döküyordu, oysa onun gözlerinde tek bir damla göz yaşı akmıyordu. Birçok kimse onun hayattan bir şey görmeden göçecek olmasına şaşırıyor ve üzülüyordu. Herkes küçük yaşına rağmen kızın gösterdiği büyüklük karşısında şaşkına dönmüştü. Kısacası, yaşı icabı insan olarak ona güvenemezlerken, Tanrı konusunda ona inanmışlardı. Çünkü doğanın üstündeki şeylerin hepsi doğanın Yaratıcısı’ndan gelir. Genç kızı kendisiyle evlenmesi için celladı ona tehditler savurdu, iltifatlar yağdırdı ve birçok sözler verdi. Ancak genç kız şöyle söyledi: "Hoşuma gidecek birini beklemek eşime hakaret etmek olur. Beni ilk seçen beni ilk alacak olandır. Niye uzatıyorsun, cellat! Başkalarının hoşuna gidecek bu vücut yok olsun daha iyi." Genç kız ayağa kalktı, dua etti sonra da boynunu uzattı.

Orada olsaydınız sanki kendisi mahkum olmuş gibi celladın titrediğini görürdünüz, celladın eli titrerken, yüzü kireç gibi olurken genç kız kendisi için hiç kaygılanmıyordu bile. Bir tek kurbanla çift din şehitlik elde edilmiş oluyor saflık ve inanç. Genç kız hem bakireliğini korudu hem de din şehidi oldu.

 

(Ambrosius. Bakirelik Üstüne Vaaz, 12, 63.74;13,77-73)

13 Aralık, Azize Luçia Bayramı

Bakireler Mesih’in gelinidir.

Sen azizler topluluğuna mensupsun ve kuşkusuz bakilerden birisin. Çünkü ruhunun görkemi, bedeninin zarafetini aydınlatıyor. Kilise’ye benzeyişin de en çok bu yöndendir. O halde, gece odana çekildiğinde hep İsa’yı düşün ve her an gelişini bekle. Mesih, senin nasıl olmam diledi ise, seni öyle olarak seçti. Bu nedenle, hiçbir engelle karşılaşmaksızın sana ‘geliyor ve geleceğini vaat etmiş olduğu için de sözünde kusur etmiyor. O halde, aç kucağını o aradığında O’na yaklaş ki ışığı seni sarsın; gitmesine mani ol; çarçabuk gitmemesini söyle O’na, kalması için yalvar. Çünkü Tanrı’nın Sözü süratle gelip geçer. Uyuşukluk, tembellik O’nu tutamaz. Ruhun çağrısını işittiğinde O’na doğru koşsun ve göksel sözün çizdiği yolda sebat etsin. Çünkü bu söz hızla uzaklaşır.

İlahide gelin ne der? "Onu aradım, ama bulamadım; çağırdım, ama beni dinlemedi" (Neşide 5,6). Onu çağıran, O’nu isteyen. O’na kapıyı açan sen, böylesine çabuk gittiği için senden hoşlanmadığını sanma! O, sınanmamıza rıza gösterir. Kendisini terk etmemesini isteyen kalabalığa İncil’de ne diyor? Tanrı Söz’ünün Müjde’sini diğer kentlere de vermem gerek. Çünkü ben bunun için gönderildim. Ancak sen, senden uzaklaştığını sansan bile dışarı çık ve O’nu aramaya devam et. İsa’yı yanında tutmayı Kutsal Kilise’den başka kim öğretebilir sana? Okuduğun şu sözleri anlarsan, Kilise bunu sana zaten öğretmiştir: "Nöbetçileri geçer geçmez, sevdiğimi buldum. Ona sarıldım ve bir kez daha bırakmayacağım onu" (Neşide 3,4). İsa’yı alıkoyan nedir? Ne adaletsizliğin zincirleri, ne de maddi bağlar. O’nu bağlı tutan sevgi bağlandır; manevi dizginlerdir, ruhun sevgisidir.

İstersen sen de İsa’yı alıkoyabilirsin. Acılardan çekinmeden O’nu ara! Çünkü O, çoğu kez ızdırap da, kıyımcıların elleri arasında bulunabilir. İlahi’de gelin, "Onları geçer geçmez" diyor. Gerçekten de İsa, kısa bir süre sonra kıyımcıların elinden kurtulup, dünya güçlerine karşı koymandan sonra seni karşılayacak ve seni azaptan kurtaracaktır. Mesih’i böylesine arayan, Mesih’i bulan da şöyle diyebilecektir "Sana sarıldım ve bir daha bırakmayacağım seni; anamın evine götüreceğim, beni rahminde taşıyanın odasına" (Neşide  3,4). Ananın evi, odası ne demek? Varlığının en derin gizliliği değil mi? Sen bu evi koni, en gizli köşelerine kadar temiz tut. Böylece evin her tür lekeden kurtulunca, bir manevi konut gibi yükselecek, bir azizlik nişanesi gibi, köşe taşına oturtulmuş olarak, Kutsal Ruh orada ikamet edecek. Kendisini böylesine arayanı, kendisine böylesine yalvaranı İsa terk etmez. Çünkü dünyanın sonuna dek onunla birliktedir.