Sayfa 64

HİYERONİMUS

(345-420)

Hiyeronimus’ un, bugünkü Macaristan ile Dalmaçya‘ nın sınırında bulunan bir kent olan Stridon’ da 345 yılına doğru doğduğu sanılmaktadır. Hiyeronimus’ un ana babası Hıristiyan’dı.

Çok genç yaşında Hiyeronimus okumak üzere Roma’ya gider. Eğitimi bitince Galya’ yı dolaşır ve geçici olarak, Batı’nın başkenti Trèves’ de kalır. Daha sonra Adriyatik üzerinde büyük bir liman olan Aquileya’ ya gelir. Oradan sırasıyla, Trakya ya, Bitinya’ ya, Galatya’ ya, Kapadokya’ ya, Kilikya’ ya (Türkiye) geçerek, Doğu’ya gelir. Antakya’da kalır. Grekçe bilgisini Antakya’da geliştirecektir. Fakat daima Mutlak Olan’ ın peşinde koşan Hiyeronimus, iki yıl süreyle, Antakya yakınlarında inzivaya çekilir. Bu inziva döneminde, bir taraftan yoğun bir şekilde okurken, ağır bir çile hayatı sürer. Antakya’da Episkopos Paulinus tarafından rahip olarak atandıktan sonra, Hiyeronimus İstanbul’a gelir; 379 ile 382 yılları arasında orada kalır ve Nazianz’ lı Gregorius da izler. Hiyeronimus 382 yılında Roma’ya gelir. Papa Damasus onu özel sekreteri ve şahsi danışmanı olarak seçer. Papa İncil’in ve Mezmur kitabının Latince çevirilerini yeniden gözden geçirme işini Hiyeronimus‘a verir. Fakat Damasus’ un ölümü üzerine, Roma klerjesi, kıskançlık nedeniyle, Hiyeronimus’ u Roma ‘dan ayrılmak zorunda bırakır (385).

Hiyeronimus yeniden Doğu’nun yolunu tutar. Tekrar Antakya’dan geçer, daha sonra Sidon, Tyr, Kayseri, Kudüs, Beytlehem ve İskenderiye’ye gelir. 386 yılında Hiyeronimus, birkaç keşiş ve birkaç monial ile birlikte, kesin olarak Beytlehem’ e yerleşir. Hiyeronimus için bu dönem yoğun bir exejetik çalışma dönemi olmuştur. Hiyeronimus 30 Eylül 419 veya 420’de ölmüştür.

Hiyeronimus’ un eserini esas olarak Kutsal Kitap çalışmaları oluşturur; Kutsal Kitap metinlerini yeniden gözden geçirmiş, çevirmiş ya da exejetik yorumlara tabi tutmuştur. Bu, devasa bir çalıştırmadır!

Hiyeronimus birçok Kilise yazarım da Latince’ye çevirmiştir: Origenes, Kör Didimos, Pakomius ve Kayseri ’li Eusebius gibi. Hiyeronimus‘un yazılı eserleri arasında polemik eserleri ile "tarihi" eserlerini ve mektuplarını da saymak gerekir.

Hiyeronimus çok duygulu, sinirli, tutkulu çelişkiler içinde bir insanıdır, fakat özellikle tek hocası, Mesih’e tutkundur!

 

(Hiyeronimus, Vaiz Üstüne)

Olağan 7. Çarşamba

Yoksul olduğunu fark eden, Mesih? götüren nitelikleri elde etmek için acele eder.

"Tanrı’nın servetler ve zenginlikler verdiği her insan bunlardan zevk almaya, kendi payını edinmeye ve de uğraşılarının tadım çıkartmaya hak kazanmıştır. Bu da Tanrı’nın bir bağışıdır. Nitekim yaşamının günlerinde fazla düşünmeyecektir; çünkü Tanrı onu yüreğindeki sevinçle meşgul edecektir" (Vaiz 5. 18-19). Dertlerinin ve sorunlarının fırtınası içinde kendi özü ile beslenen ve yaşamın akışı ve sıkıcılığı içinde, ilerde yok olmaya mahkum olan şeyleri biriktiren insana karşın bilgili olan, elindekilerle yetinenin daha iyi olduğunu doğrular. Bu ikinci durumda, küçük bile olsa, bir çeşit hoşnutluk görülüyor. Özellikle değerlerin kullanımında. İlk örnekte bir yığın rahatsızlıklardan başka bir şey yoktur. Bilgili olan servetlerin tadını çıkartmanın neden Tanrı’nın bir bağışı sayılacağını açıklıyor ve "yaşamının günlerinde fazla düşünmeyecektir" demekle bunu doğruluyor.

Muhakkak ki Rab yüreğine sevinç veriyor: şimdiki neşeye ve zevke kapıldığı için üzüntü duymaz, bunalıma kapılmaz. Ne var ki, Havari’ye göre, zevk alınacak nimeti maddi içki ve gıdalarda değil de Tanrı’nın bahşettiği ruhsal beslenmelerle görmek çok daha iyidir. Uğraşılarda da bir hayır vardır. Çünkü salt uğraşılar ve zorlanmalarla gerçek nimetlerin gözlemine varabiliriz. Yapmamız gereken de budur: uğraşılarımızda ve faaliyetlerimizde sevinçli olmak. Her ne kadar bu bir nimet ise de, yine de yaşamımız olan Mesih görününceye kadar" (Kol. 3,4) eksiksiz nimet değildir.

Kutsal Kitabın bilgisine sahip olup "tüm yorgunluğunu dudaklarında taşıyan ve arzusu hiç dinmeyen" (Vaiz 6, 7) kişi gerçekten bilge sayılmalı. Çünkü, kendini yoksul saydığında (ve İncil’de ermiş sayıldığında) gerçek yaşamla ilgili olana sarılmaya acele eder, yaşama varan dar ve zor yoldan ilerler, kötü uğraşılardan yoksundur ve yaşam olan Mesih’in nerede olduğunu bilir.

 

(Hiyeronimus. İşaya Üstüne Prolog, 12)

30 Eylül, Aziz Hiyeronimus Bayramı

Kutsal Kitabı sık sık oku. Daha’ sını söyleyeceğim: Ellerin kutsal metinden hiç ayrılmamalı. Öğreteceğin dersi incele. Aldığın öğretiye uygun olarak, inancın sözlerine sıkı bağlan.

Mesih’in emrine uyarak görevimi yerine getiriyorum: "Kutsal Yazıları araştırın" (Yuh. 5, 39) ve: "Arayın, bulacaksınız" (Mt. 7,7). Böylece, Yahudiler gibi, kendime: "Kutsal Yazıları ve Tanrı’nın gücünü bilmediğiniz için yanılıyorsunuz" (Mt. 22, 29) dedirtmem. Nitekim şayet, Havari Pavlus’ un söylediği gibi, Mesih Tanrı’nın gücü ve bilgeliğidir; Kutsal Kitabı bilmeyen Tanrı’nın gücünü ve bilgeliğini bilmez. Kutsal Kitabı bilmemek Mesih’i bilmemek demektir.

Bunun içindir ki, hazinesinden yeni ve eski şeyleri çıkartmayı bilen, aile reisini ve Neşidelerin Neşidesi’ nde: Ey sevgilim, yeniyi ve eskiyi senin için sakladım (Neşideler 7, 14) diyen Gelini izlemek istiyorum. Bu yüzdendir ki peygamber İşaya’ yı sunmak niyetindeyim. Salt bir Peygamber gibi değil de, bir İncil yazarı, bir Havari olarak. Nitekim diğer İncil yazarları için söylediklerini kendi için de söylemiştin: "Dağlar üzerinde müjdecinin ayakları ne güzeldir, o müjdeci ki selamet sözünü. işittiriyor" (İşaya 52, 7). Ve Tanrı, bir havariye gibi, ona bu soruyu yöneltir. Kimi göndereceğim ve bu halka kim gidecektir? O da yanıtlıyor: Buradayım, beni gönder (İşaya 6, 8).

Kimse sanmasın ki Rabbin tüm gizlerini içeren Kutsal Kitap’ın bu bölümünü bir kaç sözle özetlemek istiyorum. İşaya’ nın kitabında, gerçekten Rabbin Bakire’den doğan Emmanuel olarak, mucizelerin ve yüce işaretlerin yaratıcısı, ölümden dirilen ‘tüm halkların kurtarıcısı olarak öngörülüyor. Fizik, törebilim ve mantık konusundaki öğretisi için ne diyebilirim? Kutsal Kitap’la ilgili her şey, dilin ifade edebileceği ve ölümlülerin akılları ile anlayabileceği her şey bu kitabın içindedir. Bu gizlerin derinliğini yazarın kendisi de kanıtlıyor: "Sizin için her rüyet mühürlenmiş bir kitabın sözleri gibi oldu. İnsanlar onu okuma bilen bir adama verip derler rica ederiz, bunu oku: ve o der: Okuyamam, çünkü mühürlenmiş ve kitap okuma bilmeyen bir adama: Rica ederiz, bunu oku, diye yenik o da: Okuma bilmem, der" (İşaya 29,11-12) yazdığında.

Demek ki bu gizler, birer giz olarak, dinin dışında olanlara kapalı ve anlaşılmaz, oysa ki Peygamberlere açık ve anlaşılır olurlar. Şayet İşaya’ nın kitabını, esinlenmiş kitapları bilmeyen putperestlere verirsen onlar sana: Okumasını bilmem çünkü Kutsal Kitap’ ın metinlerini okumayı öğrenmedim, diyecekler. Halbuki Peygamberler anlatılanları biliyor ve anlıyorlardı. Nitekim Aziz Pavlus’ ta şunu okuyoruz: "Peygamberlerin ruhları Peygamberlerin denetimi altındadır" (I Kor. 14, 32); öyle ki, duruma göre, sussunlar ya da konuşsunlar, kendi isteklerine uyarak.

O halde Peygamberler söylediklerini anlıyorlardı ve bunun içindir ki tüm sözleri bilgi ve sağduyu ile dolup taşıyordu. Kulaklarına ulaşan salt sesin titreşimleri değildi, ruhlarında konuşan Tanrı’nın sözü idi. Bazıları bu tür ifadelerle bunu doğruluyorlar Melek bende konuşuyordu (Zekaya 1, 9) ve: Ruh "yüreklerimizde, Abba Baba diye bağırıyor" (Gal. 4,6); ve yine: "Rab Tanrı’nın söylediklerini dinleyeceğim" (Mezm. 84,9).

 

(Hiyeronimus, YoeI Üstüne)

Olağan 21. Cuma

Allah merhametli ve şefkatlidir. O, günahkarın ölmesini değil, yaşamasını istiyor.

"Bana bütün yüreğinizle dönün" (Yoel 2,12) ve ruhunuzun tövbesini oruç tutarak, ağlayarak ve göğsünüzü yumruklayarak gösterin ki, şimdi oruç tuttuğunuzda sonradan doymuş olasınız; şimdi ağlayıp sonradan gülesiniz; göğsünüzü şimdi dövüp sonradan teselli olasınız. Acı ve üzücü durumlarda giysileri yırtmak bir adettir. İncil’e göre, Baş kahin öyle yaptı, Kurtarıcımız Rabbe karşı yöneltilen suçlamayı daha da ağırlaştırmak için; ve küfür duyduklarında Pavlus ve Barnaba da aynı şeyi yaptılar. Yoel ise şöyle der "Esvabınızı değil yüreğinizi yırtın, ve Tanrı’nız Rabbe dönün; çünkü lütfeder ve çok acır, geç öfkelenir ve inayeti çoktur" (Yoel 2, 13).

O halde Tanrınız Rabbe dönün. Yaptığınız kötülükten dolayı O’ndan uzaklaşmıştınız; oysa, suçlarınız ağır bile olsa, affı dilemeye­ceksiniz diye umutsuzluğa kapılmayın. Çünkü ne denli ağır olsalar, sonsuz merhamet hepsini silecektir. Nitekim Rab iyi ve affedicidir. Günahkarın ölümünü değil, tövbe etmesini istiyor. Sabırlıdır, acıma duygusu ile doludur. İnsanların sabırsızlığını izlemiyor, aksine uzun süre dönmemizi bekliyor. Rab "lütfeder ve çok acır, geç öfkelenir ve inayeti çoktur ve beladan ötürü nadim olur. Kim bilir, belki döner, değişir..." (Yoel 2,13-14).

Affetmeye ve günahlarımız yüzünden hazırladığı mahkumiyet kararından vazgeçmeye tümden hazırdır. Şayet biz kötülükleri­mizden pişmanlık duyarsak, O da aldığı ceza kararından ve bize kötülük yapma tehdidinden pişman olacaktır. Biz yaşam şeklimizi değiştirirsek O da öngördüğü karardan vazgeçecektir. Bize kötülük yapmakla tehdit ettiğini söylediğimizde, hiç kuşkusuz ahlaksal bir kötülükten söz etmiyor, suç işleyenin hak ettiği bir cezayı kastediyoruz.

Yoel, Tanrı’nın tövbe edene gösterdiği merhameti vurguladıktan sonra, bunu da ekliyor: "Kim bilir? belki döner de nadim olur" (Yoel 2,13-14). Peygamber şunu demek istiyor: Ben görevimi yerine getiriyorum, sizleri tövbe etmeğe çağırıyorum. Çünkü biliyorum ki. Davut’un duasından da anlaşıldığı gibi, Tanrı pek çok merhametlidir: "Ey Tanrım, sevginle acı bana! Sonsuz merhametinle günahlarımı affet" (Mezm. 50, 1-3). Oysa Tanrı bilgisinin ve biliminin zenginliğini, derinlemesine bilemeyeceğimize göre  Peygamber YoeI’ in düşüncesidir bu doğrulamamı yumuşatıyorum ve tahmin etmek yerine bir dilekle. "Kim bilir" derken bunun olanaksız, en azından bilinmesi zor olduğu anlatılmaktadır.

Allah’ımız Rab için ekmek takdimesi (Yoel 2, 14), tümcesini şu şekilde yorumluyoruz: Rab bizleri takdis edip günahlarımızı af ettikten sonra, biz Tanrı’ya adaklarımızı sunabiliriz.

 

(Hiyeronimus, 141. Mezmur Üstüne)

Olağan 13. Perşembe

 

Varoluşumuz karanlıklara bürünmüştü, fakat vaftiz aracılığı ile Mesih’le örtündük ve gerçek ışığı gör­meye başladık.

"Akar sular üzerine bir geyiğin eğildiği gibi sana doğru, Tanrı’m, eğilir benim ruhum da" (Mezm. 41,2). O halde nasıl ki o geyikler akan sulan arzuluyorlar, aynı şekilde Mısır’dan ve dünyadan uzaklaşan, sularında firavunu öldüren ve şeytanı vurduktan sonra ordusunu vaftizde batıran geyiklerimiz de Kilise’nin kaynaklarını, yani Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’u arzuluyorlar.

Baba’nın kaynak olduğunu peygamber Yeremya yazıyor "Beni diri suların kaynağını bıraktılar da, kendilerine sarnıçlar, su tutmayan çatlak sarnıçlar kazdılar" (Yeremya 2, 13). Oğul hakkında, başka bir bölümde şunları okuyoruz: "Bilgeliğin kaynağını terk ettiler" (Baruk 3, 12). Kutsal Ruh için de şöyle deniliyor "Benim vereceğim sudan içen sonsuza dek susamaz. Benim vereceğim su, içende sonsuz yaşam için fışkıran bir su kaynağı olacak (Yuh. 4, 14). Bu tümceyi açıklayan İncil yazan Rabbin bu sözünün Kutsal Ruh’u işaret ettiğini söylüyor. Sözü edilen metinler Kutsal Üçlü Birlik’ in gizini, Kilise’nin üçlü kaynağı olduğunu çok açık bir şekilde kanıtlıyorlar.

İman sahibinin ruhu bu kaynağı arzuluyor, vaftiz olanın ruhu bu kaynağı özlüyor ve diyor ki: "Ruhum Tanrı’ya, yaşam kaynağına susadı" (Mezm. 41,3). Nitekim Tanrı’yı görmeyi, soğuk bir yaklaşımla istemedi. Tüm arzusu ile, yakıcı bir susuzlukla istedi. Vaftiz olmadan önce, aralarında konuşup, şöyle diyorlardı: ‘Ne zaman görmeye gideceğim Tanrı’nın yüzünü?" (Mezm. 41,3). İşte, istedikleri oldu; geldiler ve Tanrı’nın yüzü önünde ayakta duruyorlar, sunağın ve Kurtarıcı’ nın gizi karşısına çıktılar.

Mesih’in Bedeni’ni almaya hak kazandıktan ve yaşam kaynağında dirildikten sonra güvenle konuşup şöyle diyorlar: "Tanrı’nın evine kadar, yüce meskenin yerinde ilerleyeceğim" (Mezm. 41, 5). Kilise Tanrı’nın evidir. Yüce mesken budur; çünkü onda ‘sevincin ve övgünün sesi, sofrada bulunanların şarkısı" varoluyor.

Mesih’e bürünen ve bizi izleyerek, Tanrı’nın sözü aracılığı ile, yeme takılan küçük balıklar gibi bu dünyanın girdabından kurtulan sizler şöyle deyin: Nesnenin doğası bizde değişmiştir. Çünkü denizden çıkartılan balıklar ölürler. Oysa ki Havariler, bizleri bu dünyanın denizinden çıkardılar ve ölmüşken yaşama kavuşabilelim diye bizi avladılar. Dünyada olduğumuz sürece gözlerimiz sonsuz derinliklere bakıyor, yaşamımız çamurlara saplanıp kalıyordu. Fakat, dalgalardan kurtulduktan sonra, güneşi görmeye, gerçek ışığı görmeye başladık ve olağanüstü bir sevincin heyecanı ile ruhumuza: "Tanrı’ya ümit bağla; onu yine öveceğim; O yüzümün kurtuluşu ve Tanrı’mdır" dedik (Mezm. 41, 6).