Sayfa 17

16

LAYİKLEŞME, DİNİ SAVUNMA, ÇOĞULCULUK

1870 İLE 1939 ARASINDA SİYASİ TOPLUMDA KİLİSELER

Az çok hızlı bir şekilde laiklik olayı Avrupa’da her yerde yayılır: günlük hayat yavaş yavaş din alanından uzaklaşır. Hükümetler, ülkenin çarkları olan kurumları kontrol etmek isterler: bunlar, medeni hal, öğretim, yardım kurumları gibi uzun zaman Kilise’ye bağlı olarak kalmış kurumlardır. Bu çekişmeli havada Kilise kendini yoksullaşmış hisseder ve bazı Katolikler dini savunmaya girişirler: olumsuz siyasi cereyanı ters yöne çevirmeyi ve Devletin kurumlarına paralel kurumlar kurmayı denerler, laik bir toplum karşısında bir karşı-hıristiyan toplum oluşur. İki tarafın da sahalarının ayrılmasını kabul etmeleri, Devletin kendine has alanın sınırlarını belirlemesi ve Katoliklerin bu yeni laik topluma yeni bir şekilde yerleşmeleri için zaman gerekir.

 

I - 1914 YILINA KADAR AVRUPA

 

1. PAPALAR VE İTALYA

 

Üç Papa

IX. Pius, "hem büyük bir başarı hem de hüzünlü bir tasviye niteliği arzeden" (R. Aubert) son yıllarına gelmiştir. Tarihin en uzun papalığı olan, otuz iki yıllık bir papalık döneminden sonra, 1878’de ölür. Halefi, altmış sekiz yaşındaki kardinal Pecci, XIII. Leo ismini alır ve yirmi beş yıl papalık yapar. Prensiplerine bağlı, neyin mümkün olduğunu bilen, çağının bütün büyük sorunlarına ilgi duyan, güler yüzlü. Bir insandır. 1903 konklavı, bir papa seçimine yapılan son siyasi müdahaledir. Avusturya hükümeti, Fransa’ya çok yakın bulduğu, kardinal Rampolla’nın seçilmesine karşı çıkar. Bunun üzerine kardinaller, bir pastör olan, kardinal Sarto’yu seçerler. Yoksul bir ailenin çocuğu olan X. Pius, kutsal görevin bütün kademelerinde bulunmuş, viker, yetkili rahip, episkopos olmuştur. X. Pius her şeyden önce pastoral üzerinde durur: çocukların komünyonu, müzik ve litürji, seminerlerin reorganizasyonu... gibi konulara eğilir. Siyasetten haz etmez, fakat nazik durumlarla uğraşmak zorunda kalır: Fransa’da ayrılma, modernizm... gibi ve bu konularda prensiplere çok katı bir şekilde bağlı kalır. iyiliği ve sadeliği ile çekici bir kişiliği olan X. Pius, herkes tarafından bir iman adamı olarak görülür. 1954’te Azizlik unvanı almıştır.

Ne Seçmek, Ne Seçilmek

İtalya’da Roma sorunu Katoliklerin bütün enerjilerini seferber etmiştir. Papalık, Italya krallığı ile her türlü çözümü reddetmiştir. Papa kendisini Vatikan’da hapsedilmiş olarak sayar. Katoliklerin siyasi hayata katılmaları yasaklanmıştır. Ne seçebilirler, ne seçilebilirler. Bu tutum klerje karşıtı hükümetlere meydanı boş bırakır ve bu hükümetler Kilise’yi rahatsız edici hareketlerini arttırırlar: dini alayların ve haç ziyaretlerinin yasaklanması, manastırların müsaderesi... gibi. Bununla beraber, yeni bir tarikat olan, don Bosco’nun Salesien’lerinin süratle gelişmesi engellenmez.

Katolikler, papaya bağlılıklarıyla vatan sevgisi arasında kalmış olmaktan dolayı acı çekmektedirler. Bütün enerjilerini, Kongre Eserleri’nde (1875) toplanmış olan dini ve sosyal hizmetler ortaya koymaya verirler. Bu hareket din alanında bir derinleşmeye ve laiklerin formasyonuna katkıda bulunur. Fakat dini makamların çok güçlü olan vesayeti, X. Pius zamanında bir hoşnutsuzluk doğurur. Bazı laikler ve bazı rahipler (Romolo Murri), dünyevi konularda özerklik ve siyasi hayata katılmak imkanı verilmesini isterler.

 

2. ALMANYA

 

Kültürkampf

Ocak 1871 yılında, Alman imparatorluğunun ilanı, Prusya ve onun hükümdarı imparator I. Guillaume çevresinde Almanya’nın birliğini gerçekleştirin Şansöliye Bismarck tarafından yönetilen, protestanların ağırlıkta oldukları bu Devlette kendilerini rahat hissetmezler. Geleneklerini ve dini özgürlüklerini savunmak için örgütlenirler. Laiklerin hakim mevkide oldukları yıllık toplantılarında (Katholikentag) zamanın büyük sorunlarını ele alırlar. Ulusal liberal partinin saldırılarına cevap vermek için, bir merkez partisi olan, Zentrum isimli, bir parti de kurmuşlardır. Ayrıca Mayence episkoposu Mgr. Ketteler’den esinlenmiş, ileri bir toplumsal program da sunarlar.

Papanın yanılmazlığı tanımı protestan çevrelerinde huzursuzluklar yaratmıştır. Bismarck, Katoliklerin, Avusturya çevresinde kurulmuş olmamasına hayıflandıkları, Alman birliğine karşı kayıtsız kalmalarına kızmaktadır. Katolikler, Prusya’nın hakimiyeti altın­da, Polonya’nın Cermenleşmesine karşı koymaktadırlar. Bu durumda, Prusya hükümeti politik nedenlerle katolik Kilise’sine hücum etmektedir. Din işleri bakanı Faik, kleıje karşıtı yasalarına, kültür için savaş (Kulturkampf), yani katolik tutuculuğuna karşı savaş adım verir. Eski-Katolikler’e üniversitelerde ayrıcalıklar tanınır. Cizvitler ve din adam­ları ülkeden dışarı çıkarılır. Klerje eğitimini Almanya’da yapmak zorunda bırakılır. Hükümeti eleştiren vaizler hakkında kovuşturmalar yapılır... Para ve hapis cezalarına rağmen Katolikler direnişlerini sürdürürler. Episkoposluk makamları boştur, mahalli kiliselerde yetkili rahip yoktur. Bismarck bir çıkmaz içine girmiştir. Seçimlerde Merkez partisi ilerleme gösterir.

 

Yatışma

Bismarck, neticede Katoliklikten daha tehlikeli bulduğu sosyalizmin yayılmasından endişeye düşer. XllI. Leo’nun seçilmesi gerginliğin azalmasına yardımcı olur. Kulturkampf in yasaları yavaş yavaş yumuşatılır veya kaldırılır. 1887’de fiilen sorun kalmamıştır. Yalnızca Cizvitlerle ilgili yasak ve medeni nikah zorunluğu kalmıştır. Bun­dan böyle Almanya’da iktidarla Katolikler arasında iyi ilişkiler mevcut olacaktır. Hatta Merkez, imparatorluk siyasetine karşı fazla boyun eğmiş görünür Katolikler oldukça muhafazakar ve hatta milliyetçi olmuşlardır. Bismarck’a karşı muhalefetlerinde, Polonya sorununda veya militarizm konusunda açık olmuşlardı. Şimdi barışınca, artık kurulu düzene karşı direnmek için bir nedenleri kalmamıştı.

 

3. DİĞER AVRUPA ÜLKELERİ

Avusturya ve İsviçre’de de, Kulturkampf’ınkine benzer ihtilaflar baş gösterir: okulların ve nikahın laikleştirilmesi, manastırların kaldırılması gibi. Avusturya’da gerginlik 1879’da yatışır. İsviçre’de, sosyal sorunlara karşı alakasıyla tanınan, Mgr. Mermillod, işgal etmekte olduğu Cenevre Papa vekili makamından kovulur. Fransa’da on yıl süren çok aktif bir sürgün döneminden sonra, Fribourg, Lausanne ve Cenevre episkoposu ola­rak dönmesi mümkün olur (1883).

Belçika ve Hollanda’da başlıca ihtilaflar, okul sorunu üzerinde çıkar. Ancak müsait hükümetler sayesinde (Belçika’da katolik partisi) Katolikler kendilerini tatmin eden bir eğitim mevzuatı elde etmeyi başarırlar.              

 

İberya Yarımadası

İspanya ve Portekiz’de din mücadeleleri birçok defa şiddete dönüşür. İspanya’da, kısa ömürlü Cumhuriyet (1873-1875) zamanında ve 1909-1912 yıllarında olduğu gibi, Kilise’den yana olunan zamanlarla klerikalizme karşı krizler birbirini izler. 1909 yılında Barselona’da anarşist Francisco Ferrer’in idam edilmesi kiliselerin ve manastırların yağma edilmesine ve bazı rahiplerin öldürülmesine sebep olur. Bunu izleyen yıllarda dini tarikatlara karşı bir takım önlemler alınır. Portekiz’de, 1908’de kralın öldürülme­sinden kısa bir süre sonra, klerje’ye şiddetle karşı olan, dini tarikatlerle mücadele eden ve Kilise ile Devlet ayırımını ilan eden bir Cumhuriyet kurulur.

 

İngiltere

XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere, özellikle kentlerde, gerek müminlerin sayısı bakımından gerekse sorumlu kişilerinin kimlikleri bakımından, gerçek bir katolik rönesansına tanık olur. XIII. Leo, Newman’ı kardinal yapmak suretiyle (1879), onun fikri eserinin değerini teslim eder. Endüstri sorunlarına ilgi duyan, yine ihtida etmiş bir kimse olan, Westminster başepiskoposu (1865-1892), kardinal Manning birçok defa sosyal ihtilaflarda hakem rolü oynar. Zaten başında sefalet ve göç sorunu bulunan Irlanda Kili­sesi, Roma’nın çekimserliğine rağmen, halkının bağımsızlık mücadelesinde kendisini onun yanında hisseder.

 

II - FRANSIZ KATOLİKLERİ VE ÜÇÜNCÜ CUMHURİYET

 

1. KOMÜN VE AHLAKİ DÜZEN

 

Komün

1870 yılının Eylül ayında imparatorluğun çöküşü ile birlikte, Paris’te ve Lyon’da, özellikle teşkilatlara yönelik klerje karşıtı şiddet hareketleri olmuştur. Savaş ve yenilgi­nin altında ezilmiş bir ülkede, Şubat 1871 seçimleri meclise, yeniden monarşinin tesisini ümit eden, köylü ve muhafazakar bir çoğunluk getirir. Paris halkı Meclise ve Thiers hükümetine karşı ayaklanır ve Komünü ilan eder (Mart 1871). Komün Ki]ise’ye karşı bazı önlemler alır: müsadereler, başepiskopos Darboy’nun, rahiplerin tutuklanmaları v.s. Paris kenti, on binlerce kişinin ölmesine neden olan korkunç çarpışmalar sonunda hükü­met birlikleri tarafından geri alınır. Komün, elindeki rehineleri idam eder, bunlar arasın­da Mgr. Darboy ve yirmi dört rahip vardır. Taşrada büyük bir sosyalizm ve Devrim kor­kusu başgösterir. Meclis bozgunculuğun alıp yürümesini frenleyecek her şeyi destekle­meye karar verir.

 

Ahlak Düzeni

 Takip eden yıllarda, cumhurbaşkanı Mac Mahon’un deyimiyle, bu ahlak üzeni zarfında, Kilise’ye özel bir yakınlık gösterir. Montmartre Sacre-Coeur bazilikasının
inşası kamuya yararlı işlerden sayılır. Pèlerin isimli haf­talık bir hıristiyan halk dergisi çıkarmaya başlayan (1873) Assomptioniste’ler (Asomsionist) tarafından organize edilen haç ziyaretleri, Lourdes’ta, Paray-le-Mo­nial’de büyük halk kitleleri toplar. Kollektif bir vicdan muhasebesi, yenilgiyi dilsizliğin bir cezası olarak görür. Yüz milletvekili ellerinde birer mum taşıyarak ve: "Sac­re-Coeur adına Roma’yı ve Fransa’yı kurtarınız!" diye şarkı söyleyerek Paray-le-Monial’deki ayin alayını iz­lerler. Çünkü papayı ve kralı tekrar tahta oturtmak ümi­dindedirler. Nihayet Mgr. Dupanloup’nun çabaları, kato­lik yüksek öğretim özgürlüğü tanıyan bir yasanın çıkma­sı sonucunu verir (1875). İzleyen yıllarda kısa sürede katolik Fakülteler açılır. Bu şekilde Fransız Kilise’sinde bir entelektüel gelişme başlar.

Öte yandan, bu önlemler kamu oyunun diğer bir bölümünü, 1789 ideallerine bağlı cumhuriyetçileri, pozitivistleri, Voltaire’cileri, framasonları rahatsız eder ve bu kimseler rövanş için daha müsait bir politik ortam beklemeye başlarlar.

 

2. CUMHURİYETÇİLER VE LAİKLEŞMENİN BAŞLARI

1875 yılının sonlarında Fransa’da, monarşiye sempati duyan muhafazakar bir meclis tarafından yapılmış cumhuriyetçi bir Anayasa vardır. Fakat daha sonraki yıllarda Devle­tin bütün çarkları cumhuriyetçilerin eline geçer: millet meclisi, senato, cumhurbaşkanlığı (1879) gibi. Bu durum herkesin oy hakkı sahibi oluşunun sonucudur.

 

Cumhuriyetçiler ve Katolikler

O sıralarda "cumhuriyetçi" demek, soyluların ve rahiplerin, Fransızları içinde tuttukları esaret durumundan kurtaran Devrime hayranlık duyan kimse demektir. "Aydınlıklar" döneminin mirasçısı, çok defa pozitivist ve framason olan bu kimse, bilimin gelişmesinin sonu olmadığına inanmaktadır. Katolik olan kimse ona, monarşiyi yeniden kurmak isteyen ve ortadan kalkmaya mahkum genci bir dinin tanığı olan bir kimse gibi görün­mektedir.

Cumhuriyetçiler, ibadet özgürlüğüne dokunmaksızın, dini özel hayatın alanı ile sınırlamak ve Kilise’nin etkisinden kurtulmuş bir öğretim geliştirmek istemektedirler ki bu sonuncu husus tarikatlarla mücadeleyi içermektedir. "Klerikalizm; işte düşman", de­mektedir Gambetta. Cumhuriyetçiler klerikalizme karşı olmanın çeşitli tezahürlerini teşvik etmekte ve Kilise’nin kurmuş olduğu sosyal kurumlara nazire olan kurumlar meydana getirmektedirler: patronaj kurumları, jimnastik dernekleri gibi. "Cumhuriyetçi" sözcüğü, din düşmanı anlamına gelir olmuştur. Katolik olan bir kimsenin cumhuriyetçi olmasına imkan yok gibi görünmektedir.

 

Tarikatlara karşı ilk Önlemler ve Eğitim ile İlgili Yasalar

1880’de, Milli eğitim bakanı Jules Ferry, katolik yüksek öğretim özgürlüğünü kısıtlayan ve izin almış bulunmayan tarikatların öğretim yapmasını yasaklayan bir kanunu kabul ettirir. Cizvitler, Dominikenler, Fransiskenler bir süre için devre dışı bırakılmış olurlar. Cumhuriyet yönetimi, "cumhuriyetçi erkeklere cumhuriyetçi eşler sağlayabil­mek için" kız liseleri kuran. Katolikler itiraz ederler, çünkü "Kilise kızları daima dizleri üzerinde yetiştirmiştir".

1881-1882 yasaları ücretsiz, laik ve zorunlu bir ilk öğretim kurarlar. 1886 yılından itibaren resmi okullarda ders öğreten erkek ve kadın Kilise mensuplarının yerlerini laik personel alır. Din öğretimi yerini ahlak ve vatandaşlık derslerine bırakır. Katolikler için Allah’tan söz etmeden bir ahlak eğitimi vermek olanaksız gibi görünmektedir. Katolikler bu yasaları hıristiyanlık düşmanı bir eğitimin yaygınlaştırılması olarak görmektedirler.

 

Laikliğin Genelleşmesi

Katolikler kendilerinden yana bir siyasi gelişme sağlamaya muaffak olamazlar. Birbirini izleyen seçimler daima cumhuriyetçi bir çoğunluğu getirir. Okulların laikleştiril­mesi sadece bir aşamadır. Mezarlıklar dini özelliklerini kaybedenler, boşanma serbest bırakılır (1884), meclislerin açılışlarında yapılan dualar kaldırılır, seminaristler askerlik hizmeti yapmakla yükümlü olurlar... Bazı yerlerde yasaların çirkin bir şekilde uygulan­ması: manastırların maymuncuklarla açılması, İsa’nın haçının kaldırılması ve haça say­gısızlık gösterilmesi, Katoliklerde izler bırakır.

 

Katoliklerin Yanıtları

Kateşizm dersleri için artık resmi öğretmenlerden yararlanmak mümkün olmadığım gören episkoposlar ailelerden ve rahiplerden sorumluluğu üzerlerine almalarını istenen boş zamanları, perşembe günleri, öğle üzerlerini ve akşam üstlerini değerlendirecekler ve gönüllü yardımcılar bulacaklardır. 1882’den itibaren Paris’te gönüllü kateşist grupları oluşur. Katolikler okul kitaplarının tarafsız olup olmadıklarını kontrol ederler ve hıristi­yanlığa karşı saygısızlık gösterenleri kara listeye aldırırlar. Özellikle, çok sayıda serbest katolik okullarının kuruluşu tamamıyla hıristiyan bir eğitimin devamına imkan verir. 1911’de Kilise Fransa’da orta öğrenim görmekte olan öğrencilerin yarısını okutmakta ve tüm eğitim kurumlarının % 35’ini elinde bulundurmaktadır. Allah’a yer ayırmayan resmi kurumlar karşısında Kilise bir takını hıristiyan kurumları muhafaza etmekte veya yenile­rini kurmaktadır: çok sayıda hayır kurumları, koruma dernekleri, jimnastik dernekleri gibi. Asompsionist’ler 1883 yılında günlük hıristiyan gazetesi La Croix’yı kurarlar. Laik topluma noktası noktasına uyan bir hıristiyan toplum vardır. İki Fransa teması buradan çıkmıştır.

 

Birleşme

XIII. Leo Cumhuriyete özel bir sempati duymamakla beraber, Fransız Kilise’sinin tinsel menfaatlerini koruyabilmek için, Katoliklerin mevcut rejimi benimsemelerini arzular. Papanın talimatı üzerine, kardinal Lavigerie, Cezayir toplantısında (18 Kasım 1890), ülkenin kurumlarının herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini belirtir. Mesaj iyi karşılanmaz. XIII. Leo, Kaygılar Ortasında (1892) adını taşıyan genelge ile duruma şahsen müdahale eder: Katolikler Cumhuriyeti kabul etmelidirler ve eğer gerekiyorsa, dürüst yollarla yasalara karşı savaşmalıdırlar. Bu girişim ılık bir kabul görür. Birçokları dudaklarının ucu ile rıza gösterirler. "Birleşenler"e, gerek monarşist Katolikler, gerekse bu tutumu sinsice bir taktik olarak gören cumhuriyetçilerce iyi bir gözle bakılmaz.

 

Bir Pentekost Rüzgarı

Bununla beraber, Rerum Novarum (1891) ve Kaygıların Ortasında genelgeleri, gerek rahiplerden, gerek laiklerden, yeni bir katolik kuşağı ortaya atmıştır. Yüzyılın son on yılı içinde, sosyal ve siyasal alanda, Fransa Kilise’si üzerinde bir yenilik rüzgarı eser. Bazı hareketler ve gazeteler "hıristiyan demokrasi"den söz ederler. Büyük bir hıristiyan demokrat parti kurma projeleri yapılır. "Demokrat Baş Keşiş’ler", gazeteciler, konfe­ransçılar, milletvekilleri (Lemire), çok yönlü bir halk hareketine katılırlar. Rahipler tara­fından Reims’te (1896) ve Bourges’da (1900) yapılan iki kongrede, çağın gereklerine göre pastoral’de değişildik yapılması teklif edilir: "eylem ve adapte olma". Bazı episko­poslar ve demokrasi muhalifleri durumdan telaşa düşerler. Rahibin "laikleşmesi"nden korkmaktadırlar!

 

3. KİLİSE İLE DEVLETİN AYIRILMASINA DOĞRU

 

Dreyfüs Olayı ve Klerje Karşıtı Hareketin Yeniden Güç Kazanması

Dreyfüz olayı başlangıçta dinle ilgili değildir, fakat davanın yeniden görülmesi sırasında (1898) Katolikler, Yahudi düşmanlığı ve milliyetçilik nedeniyle, genellikle Dreyfüz karşıtlarının yanında yer alırlar. Gazetelerin de destek oldukları katolik kamu oyuna göre, Kilise’nin sıkıntılarının sebebi yahudi ve masonların ve protestanların çevirdikleri dolaplardır. Katolikler, Yahudiler ve masonlar hakkındaki suçlamaları ve sözde ifşaatı, tam bir eleştiriye tabi tutmadan, benimserler. Bu nedenle yahudi Dreyfüz’e karşı olacaklardır, zaten çok sayıda katoliğin içinde yer aldığı ordunun şerefi de bunu gerek­tirmektedir.

Bunun üzerine, Katolikler, Cumhuriyeti tehlikeye düşürür gibi görünen Dreyfüz kar­şıtı aşırı sağcı milliyetçi gruplardan biri olarak sayılır. Pek çok katoliği cezbeden milli­yetçi monarşist Fransız Hareketi (Action Française) 1898’de doğal. Bu, birleşmenin başarısızlığa uğraması demektir. Siyasi açıdan üstün gelen Dreyfüzcüler, Cumhuriyeti tehlikeye düşürenlere karşı savaşmaya karar verirler. Bundan zarar gören de Kilise ola­caktır.

 

Tarikatlarla Savaş

Hükümet başkanı Waldeck-Rousseau, politikaya giren din adamlarına, Assompsionist’lere karşı önlemler alır ve daha sonra, belirli bir yasal statüye sahip olmadan sayılan artmış tarikatlara karşı yasalar hazırlar. Bunlar, siyasi faaliyetlerinden, zenginliklerinden, insan haklarını reddetmelerinden, gençliğin bir kısmı üzerinde yaptıkları etkiden ve bu gençliği cumhuriyetçi gençliğe karşı kışkırttıklarından dolayı eleştirilmektedirler.

Genellikle derneklere karşı çok liberal olan 9 Temmuz 1901 yasası tarikatları bundan istisna etmektedir: bunlar Millet Meclisinden veya Senatodan özel bir izin istemek zo­rundadırlar.

1902’de, eski bir seminarist olup sonradan şiddetli bir Kilise karşıtı kesilen, yeni hükümet başkanı, Emile Combes dernekler yasasını bir savaş aracı haline getirir. İzni bulunmayan 3000 eğitim kurumunu kapatır. Bir kaç misyoner tarikat tarafından yapılanlar dışında, izin taleplerini toptan reddettirir (1903). Nihayet, izin almış olsalar bile, tarikatların öğretim yapmalarını yasaklar (1904). Tarikatların kapatılması, örneğin şartrö’lerin dağıtılmaları, sırasında üzüntü verici sahnelerle karşılaşılır. Erkek ve kadın Kilise mensupları okullarını kapatıp layik yaşama dönmek veya yabancı ülkelere gitmek zorunda kalırlar. Bu, yaşlı ve yoksul rahip ve rahibeler için acıklı bir durumdur.

Antiklerikalizm hiçbir vakit erişilmemiş bir derecede şiddetlenir. Yönetimde, öğretimde ve orduda paria durumunda olan Katolikler fişlenmekte ve gözetim altında bulundurulmaktadırlar. Dini alaylara, bazen ölümlerle sonuçlanan, saldırılar olmaktadır.

Yolların isimlerini gösteren tabelalar üzerindeki aziz isimleri yerlerini Cumhuriyet kahramanlarının ve bilim adamlarının isimlerine bırakırlar...

 

Kilise ile Devletin Ayrılması

Konkorda mevcudiyetini sürdürmekle beraber böyle bir ortamda ne anlama gelebilirdi? Birçok küçük sorun Fransa ile Vatikan arasında diplomatik ilişkilerin kesil­mesine sebep olur (Temmuz 1904). Bir ayrılığa doğru gidilir. Katolikler, doktrine ilişkin nedenlerle ve mali nedenlerle Konkorda’ya taraftar bulunuyorlardı. Bazı ayrılma taraftarları bunu hıristiyanlıktan uzaklaşmak için bir araç yapmak istiyorlardı. Bazıları ise, özellikle yasanın raportörü olan Aristide Briand, antiklerikalizm absesini patlatacak ılımlı bir ayrılığı istiyorlardı. Ayrılma yasası 9 Aralık 1905’te ilan edilir. Yasa, vicdan özgürlüğünü tanımakta ve ibadetlerle ilgiyi bütçeyi ortadan kaldırmaktadır. Kilise malları, çeşitli mezheplerin mensupları tarafından kurulmuş kültür demeklerine devre­dilecektir.

1801 konkorda’sı tek taraflı olarak ortadan kaldırılmıştı, çünkü papaya danışılmamıştı. X. Pius yasayı, ilk olarak, prensipler açısından Vehementer (Şubat1906) ansikliğinde, ikinci bir defa da (Ağustos 1906), Kilise"nin hiyerarşik organizasyonunu dikkate alma­yan kültürel derneklerin kurulmasını yasaklamak suretiyle mahkum eder. Bu arada Kili­se mallarının envanterinin çıkarılması bazı yerlerde bir takım şiddet olaylarına sebep ol­muş bulunuyordu. Dernekleri olmayan Kilisenin seminerleri, presbiterleri, episkopos­lukları... terk etmesi gerekir; bunlar topluluklara verilir. Bununla beraber, olayları tır­mandırmamak için, kiliseler ve presbiterler bir çoğunun kullanılma şekline dokunulmaz ve topluluklar bunların bakımını sürdürürler.

 

Bir Bunalımın Faydaları

Bu devre Katoliklerde acı bir hatıra bırakmıştır. Yara ancak yavaş yavaş kapanır. Fransız Kilise’si maddi açıdan zayıflamış bulunuyordu. 1905 ile 1914 arasında rahip atamaları yan yarıya azalır. Yoksullaşan Kilise, İbadet Parası vasıtasıyla müminlerin bağışlarına müracaat eder. Bazı rahipler erenen çalışmayı düşünürler ve bir Rahipİşçi Birliği kurarlar (1906). Klerje, çok defa, hali vakti en yerinde olan müminlere bağlı hale düşer. Birçok katolik yüzünü aşırı sağa, yani Action Française’e doğru döner.

Bununla beraber, uzun vadede ayrılmanın yararlı tarafları olmuştu. Antiklerikalizm’i yatıştırıyordu. Fakat özellikle Fransız Kilise’si eskiden, ikide bir, yapıya ilişkin yasa maddeleriyle engellenmekte olan özgürlüğüne yeniden kavuşmuştu. Episkoposlar, bir pastoral için toplanabiliyor ve istişare edebiliyorlardı. Kilise özgürce yeni ibadet yerleri inşa edebiliyor ve mahalli kiliseler kurabiliyordu. Ayrılma, episkoposlarla papanın yakınlaşmalarına da yardımcı olur, çünkü artık episkoposları doğrudan doğruya papa atamaktadır.

 

 

OKUMALAR

 

228. OKUMA

KIZ LİSELERİ

Kız liselerinin açılması tartışmalara sebep olur. Çünkü kanun koyucular, eğitim karşısında kızlara eşitlik tanımak kaygısından başka, Kilise’nin etkisini sınırlamak iradesiyle de hareket etmektedirler. Gerçekten, ilk okuldan sonra kızlara eğitim verecek yalnızca dini kurumlar mevcuttu. Jules Ferry’nin gösterdiği gerekçeler, monarşist Katoliklerin şiddetli muhalefetini çekmekten başka işe yaramaz.

 

Kadını Elde Eden Her şeyi Elde Eder

Kadını elde eden kimse, her şeyi elde etmiştir, çünkü önce çocuğu elde etmiştir, daha sonra kocayı elde etmiştir, belki tutkularının seline kapılan genç kocayı değil ama yor­gun ve hayatın düş kırıklığına uğramış kocayı elde etmiştir. Kilise’nin kadını elinde bu­lundurmak istemesi bundandır, ve yine bunun içindir ki, demokrasinin kadını onun elin­den alması gerekir; demokrasinin bir seçim yapması bir ölüm kalım meselesidir; seçmek gerekmektedir, vatandaşlar; kadının bilime ait olması gerekir ya da kiliseye (Jules Ferry).

 

Genç Kızı Yok Edecekler

Kız liseleri mi? Niçin kız kışlaları da olmasın? Gençlerimizin kalplerini bozmak ve onların kafalarına kendi materiyalist doktrinlerinin umutsuzluklarını ve bencilliklerini ekmek bunlara yetmiyor. Şimdi kızlarımızla uğraşıyorlar. Genç kız, güneşin altındaki bir çiçek gibi, gülücükler ve neşe içinde büyüyordu; eşyanın gizemlerinden şairane bir habersizlik içinde büyüyordu... Bu saf genç kız huzuru, masum arzuların bu tatlı serpilip saçılışı, daha sonra kadının eş olarak sevgisine vücut veren bu ideal iyilik hamleleri, kadının sadakati ve annenin fedakarlığı bütün bit tatlı şiir.., bütün bunlar yok olacaktır.’ Genç kızı yok edeceklerdir... Koruyucu meleğe, Noel babaya, lahana yaprakları içinde doğan bebeklere inanan o temiz kız çocukları kalmayacaktır... Bay Paul Bert onlara ne Allah’ın, ne şeytanın, ne görev denen şeyin, ne adaletin, ne erdemin ve ne de lahananın mevcut olmadığını ispat edecektir; sadece ihtirasların, zevklerin, bir Cumhuriyetin ve maddenin var olduğunu kanıtlayacaktır. Onlara her şeyi, aileye karşı gelmeyi bile, rezil­liği bile öğreteceklerdir. Tacitus’tan, Montesquieu eğlence günlerinden söz edilecektir. Hatta kadın olmadan önce bakire bile olmayacaklardır... (Le Gaulois (Monarşist Gazete), 25 kasım 1880 tarihli sayısı, Mona Ozouf, L’Ecole, l’Eglise et la République, 187 1-1914, A. Colin, 1963, s.106-107 den naklen.).

 

229. OKUMA

ÜÇÜNCÜ CUMHURİYETİN EĞİTİM YASALARI

28 Mart 1882 Tarihli Yasa

Birinci madde. İlk öğretim şunları içerir: Ahlak ve vatandaşlık eğitimi: okuma ve yazma...

Madde 2. İlk okullar, ana ve babaya, istiyorlarsa, çocuklarına, okul binaları dışında, din eğitimi verdirmek imkanını sağlamak amacıyla, pazar günü dışında haftada bir gün tatil yapacaklardır...

Madde 3. ibadet görevlilerine, resmi ve özel ilk okullarda ve güçsüzler yurtlarında teftiş, nezaret ve yönetim hakkı veren, 15 Mart 1850 tarihli yasanın 18 ve 44. maddeleri hükümleri kaldırılmıştır...

30 Ekim 1886 Tarihli Yasa

Madde 17. Bütün resmi okullarda eğitim yalnızca laik personele bırakılmıştır.

 

230. OKUMA

BİRLEŞME

Kardinal Lavigerie’nin çağırışı iyi karşılanmadığı için XIII. Len’nun kendisi katolik Fransızları cumhuriyet rejimini kabul etmeye davet eder.

Kardinal Lavigerie’nin Cezayir’de Kaldırdığı Kadeh (12 Kasım 1890)

... Bir halkın iradesi yasal olarak belirlendiğinde, geçenlerde III. Leo’nun söylemiş olduğu gibi, bir hükümet şekli, kendinde, hıristiyan ve medeni milletlerin yaşamasını mümkün kılabilecek yegane prensiplere ters düşen hiçbir şey içermediğinde,’ ülkesini onu tehdit eden uçurumlardan kurtarmaya çalışmak için, peşin fikir beslemeden bu hükümet şeklini benimsemek gerektiğinde, nihayet geçirilen sınavı duyurmak ve vicdan ve şerefimi müsaade ettiği ve din ve vatanın selameti için feda etmemizi her birimize emrettiği her şeyi feda etmek zamanı gelmiştir.

Çevreme öğrettiğim budur ve tüm klerje’miz tarafından Fransa’da öğretilmesini temenni ettiğim de budur ve de bu şekilde konuştuğum için bir yetkili ağız tarafından eleş­tirilmeyeceğimden eminim.

 

231. OKUMA

Papa XIII. Leo’nun Kaygılar Arasında Genelgesi (16 Şubat 1892)

Yalnız Mesih İsa’nın Kilise’si hükümet şeklini muafa edebilmiş ve kuşkusuz zamanların tükenişine dek muhafaza edecektir. Var olmuş olan, var olan ve var olacak olan tarafından kurulan Kilise, başlangıcından itibaren, beşeri şeylerin hareketli akıntısı içinde ilahi misyonunu gerçekle sürebilmek için gerekli her şeyi elde etmiştir...

Sırf beşeri cemiyetlere gelince, zaman, bu dünyadaki her şeyin bu büyük değiştiricisi, tarihe yüz defa nakşedilmiş bir olaya uygun olarak, siyasi kurumlarda derin değişiklikler yapmaktadır... Toplumsal bir zorunluluk, ne şekil alırlarsa alsınlar, yeni hükümetlerin kurulmasını ve mevcut olmasını haklı kılmaktadır... Bütün yenilik, sivil iktidarların siyasal şekli ile veya bunların intikal tarzı ile sınırlı kalmaktadır; hiçbir şekilde söz konusu iktidarın kendisi üzerinde etkili olmamaktadır. Her hipotez içinde, sivil iktidar, bu haliyle ele alındığında, Allah’tan gelir ve daima Allah’tan gelecektir (Rom. 13, 1).

Dolayısıyla bu değişmez iktidarı temsil eden yeni hükümetler kurulduğunda bunları kabul etmek yalnız mubah değil, aynı zamanda, bunları yapan ve devam ettiren toplumsal yararın gerekli ve hatta zorunlu kıldığı bir şeydir...

Kurulu iktidarlara saygı göstermek gereği, bu iktidarlarca getirilen bütün yasal önlemlere saygıyı ve hele sınırsız bir itaati zorunlu kurnaz.

 

232. OKUMA

1900’de BOURGES’DA YAPILAN RAHİPLER KONGRESİ

Albi genel naibi, abbe Birot’nun, ülkesine ve zamanına sevgi hakkında bir demeci.

Çağımız dünyası üzerinde faal bir şekilde etkili olmak ve onu Mesih İsa’ya geri getirmek için, ülkesini ve çağını, bütün kalbiyle, doğaüstü ve aydınlık bir sevgi ile sevmek zorunlu olduğu gibi, onu etkili ve pratik bir sevgi ile sevmek de zorunludur

Bizim vatanseverliğimizin bir kusuru vardır, o da hüzün verici olmasıdır... Sanki bizimkinden başka bir ülkeyi seviyormuşuz gibidir.’ artık var olmayan bir ülkeyi, eskiden mevcut olmuş bir Fransa’yı, ya da henüz mevcut olmayan ve kuşkusuz mevcut olamaya­cak kadar güzel bir Fransa’yı seviyormuşuz gibidir! Gerçek vatanımız, gözümüzün önünde yaşayan ve acı çeken vatanımız karşısında bilmem nasıl bir huzursuzluk duyma­mızın nedeni bu rüya ile hipnotize edilmiş veya bu özlemlerle felce uğramış olmamız değil midir?... Çağının fikirlerini, insanlarını ve nesnelerini sevmek gerekir...

Akıntıya karşı kürek çekmeyelim, bu, belki de Allah’ın kendisine karşı kürek çekmek olacaktır; teknenin yolunu boş - yere geciktirmiş ve onu sevk eden eli felce uğratmış oturduk! Gecikmiş ve ıslanmış olarak ve berbat bir durumda yerimize varmış oturduk... Dalgaların tepesinde gibi, medeniyetin tepesinde, sevgi dolu bir güvenle yol almaya bırakalım kendimizi; bu tepede, özellikle tehlike saatinde daima en önde olmalıyız.

 

233. OKUMA

FRANSA’DA KİLİSE İLE DEVLETİN AYRILMASI (1905)

Sosyalist millet vekili Maurice Allard’ın Mücadeleci Laikliği (10 Nisan 1905) Çok yüksek olarak söylemeliyiz ki.’ Kilise ile, Katoliklikle veya hatta hıristiyanlıkla her türlü cumhuriyet rejimi arasında bağdaşmazlık vardır. Hıristiyanlık akla bir hakarettir, doğaya bir hakarettir. Bu nedenle çok açık olarak söylüyorum ki, ben Konvansiyonun düşüncesini izlemek ve Napolyon’un kendi Konkorda’sını akt ettiği güne kadar mükemmel bir sükunet içinde ve çok mutlu olarak cereyan etmiş olan hıristi­yanlıktan uzaklaşma işini tamamına erdirmek istiyorum... Niçin, biz cumhuriyetçiler ve özellikle, biz sosyalistler, bit ülkeyi hıristiyanlıktan uzaklaştırmak istiyoruz? Niçin dinlerle savaşıyoruz? Dinlerle savaşıyoruz, çünkü, tekrar ediyorum, onların gelişmeye ve medeniyete sürekli bir engel oluşturduklarına inanıyoruz...

 

234. OKUMA

Devletle Kilise yi Ayıran Yasa (9 Aralık 1905)

Madde 1. Cumhuriyet vicdan hürriyetini sağlar. Kamu düzeni yararına konmuş bulunan aşağıdaki sınırlamalar dışında serbestçe ibadeti teminat altına alır.

Madde 2. Cumhuriyet hiçbir din ve mezhebi tanımaz, hiçbirine ücret ödeme: ve sübvansiyon sağlamaz. Dolayısıyla, işbu yasanın ilanını izleyen bir ocak tarihinden itibaren, Devlet, il ve ilçelerin bütçelerindeki ibadet giderleri kalkacaktır.

 

235. OKUMA

X. Pius ‘un Vehementer Genelgesi (11 Şubat 1906)

Bu ayırma tezi, doğaüstü düzenin çok açık bir şekilde inkarıdır. Gerçekten Devletin faaliyetini, siyasal toplumların kısa vadeli nedeninden ibaret olan, halkın bu yaşamdaki refahını sağlamakla sınırlamaktadır ve kendisine yabancı sayarak, hiçbir şekilde, onların nihai nedeni olan ebedi mutlulukla ilgilenmemektedir...

Yeni yasanın hükümleri, Kilise’nin Mesih Isa tarafından kurulmuş olduğunu bildiren anayasaya aykırıdır... Bu Kilise esası itibariyle, eşitsizlik içeren bir toplumdur, yani, çobanlar ve sürü olmak üzere, iki kategori insan içeren bir toplumdur Bu kategori1e~ birbirlerinden o derece ayrıdırlar ki, bütün üyeleri toplumun amacına doğru yöneltme~. için yalnız çobanlar heyetinde hak ve gerekli yetki bulunmaktadır; kitleye gelince, onun -kendisine yol gösterilmesini mümkün kılmaktan ve itaatkar bir sürü olarak çobanlarını izlemekten başka bir görevi yoktur (Yukarıdaki metinler, J.-H. Mayeur, La Séparationı de I’Eglise et de l’Etat, Juillard, 1966 dan nakledilmişlerdir).

 

 

III - BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN OTUZLU YILLARA

 

1. BÜYÜK HARPTE HIRİSTİYANLAR

1914-1918 savaşı sırasında Katolikler tamamıyla ulusal Devletlerinin amaçlarını benimsemişlerdir. Her iki taraftan gösterilmek istenmektedir ki, katolik olmak demek daha az vatansever olmak demek değildir. Hatta dinin kaynakları vatanın ve zaferin hizmetine verilerek bu konuda bir tür yarışa girilir. İki tarafta da episkoposlar "ordularımızın başarısı için" dualar ettirirler . Allah bu işte nasıl bulunur? Şunu da belirtmek gerekir ki milli dayanışma sosyalist enternasyanal’den daha güçlü olmuştur. Fransa’da savaş, Katoliklere, ulusal toplum içinde yerlerini bulmak imkanını vermiştir. Sınır dışı edilmiş din adamları gelip orduya katılmışlardır; siperlerde yaşanan dayanışma iki Fransa’yı birbiriyle buluşturmuştur. Her iki cephede de Katolikler, kendi vatanlarının haklılığına hizmet için seferber olurlar. Fransa’da, Paris katolik enstitüsü rektörü, Mgr. Baudrillard, yönettiği bir polemik eserden ayrı olarak, Yabancı Ülkelerde Fransız Propa­gandası için Komite’ye de başkanlık etmektedir; Alman üniversiteleri de buna aynı derecede polemik bir eserle yanıt verirler.

 

Papa XV. Benediktus’un Barış Teklifleri

Tarihte yeni olmamasına rağmen, Papalık, kendisinden az çok destek talep eden iki grup hıristiyanı karşı karşıya getiren bir savaşta nasıl vaziyet alacağını belirlemekte güçlükler duyar. Papalık insani bir takım eylemlere teşebbüs eder: yaralıların değiştirilmesi, orduda din hizmetleri gibi. XV. Benediktus, papalığının başlangıcından itibaren birçok barış çağrılan yapar. 1915’te İtalya’nın savaşa girmesini engellemek ister.

1. Ağustos 1917’de, genel bir bıkkınlığın hüküm sürdüğü bir sırada, XV Benediktus, somut öneriler ileri sürerek ve hatta arabuluculuk yapmayı kabul ederek, savaşan tarafları barış yapmaya çağırır. Kuşkusuz papanın önerisi uzlaştırıcı bir barıştır. Bu çağın genellikle kötü karşılanır. Fransızlar papanın Almanya’yı kınamasını beklemişlerdir. Katoliklerin kendileri de, örneğin dominiken Rahip Sertillanges, çağrıya cevap vermeyi reddederler. Alman Katolikler ise daha olumludurlar. Neticede yalnız sosyalistler bir derece hoş görü gösterirler. Kuşkusuz papa güçlükleri küçümsemiştir. Böyle bir savaş bir uzlaşma ile bitemezdi, hasım tarafın tamamıyla ezilmesini gerektiriyordu.

 

2. SAVAŞ SONRASI BARIŞMA ÇABALARI

Yeni Avrupa

Roma sorununun ele alınmasından korkan İtalya, barış sözleşmeleri müzakerelerine Vatikan’ın iştirak ettirilmesine engel olmuştu. Vatikan Milletler Cemiyetine üye olamamıştır. Barış sözleşmeleri Papalığı düş kırıldığına uğratmış, Vatikan bunlara, adaletin değil, Almanya’dan öç alma duygusunun hakim olduğunu düşünmüştür. O sıralarda protestan barışından çok söz edilmiştir, çünkü büyük katolik devleti Avusturya parçalanmıştı. Bununla beraber belirtmek gerekir ki, Polonya ve Baltık ülkeleri gibi, bazı katolik ülkeler bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Diğer bir çerçevede, katolik İrlanda da nihayet bağımsızlığını elde ediyordu (1921).

Barışma

Savaşı izleyen on yıl içinde, Kilise ile çeşitli Devletler arasındaki birçok ihtilaflar düzelmiştir. Papa XV. Benediktus (1914-1922) ve papa XI. Pius (1922-1939) barışma yanlısı olmuşlardır. Hatta Sovyet Rusya ile dahi, Cenova Konferansı (1922) sırasında, kısa süren bir yakınlaşma girişimi olmuştur. Rus devrimi (1917), 1918 yılında, Tykhon’da, bir konsilin toplanmasına ve bir Moskova patriğinin seçilmesine imkan vermiştir. Papalık Rusya’da, özellikle Roma’ya bağlı Uniat’lar için, tam bir din özgürlüğü sağlayabilmeyi ümit ediyordu. Sivil harp ve açlık kurbanlarına yardımlar götürmek için Rusya’ya bir papalık misyonu gönderildi. Bütün bu çabalar, Rusya’da bütün dini topluluklar üzerine bir baskı dalgasının inerek, binlerce rahip ve episkoposun elenmesine engel olmamıştır.

Fransa’da savaş eski kavgaları dondurmuştur. 1919’da "ufuk mavisi" Meclis, laik yasaları yeniden gözden geçirmez, ancak dinde barış olmasını arzu eder. Fransa’ya geri dönen Alsace-Lorraine, konkorda’da ön görülen statüsünü muhafaza eder. 16 Mayıs 1920 de Jeanne d’Arc nihayet Azizlik unvanı alır, Azize ilan edilir: Fransa’nın olağanüstü bir temsilcisi Roma’ya gelir. 1921 yılında Vatikan ile Fransa arasında diplomatik ilişkiler yeniden kurulur. Nihayet 1924’te Diyosez Dernekleri ile, Kilise yasal bir desteğe kavu­şur.

 

Latran Anlaşmaları (1929)

XI. Pius’un zamanında, çeşitli Devletlerle, Kilise ile bu   Devletlere karşılıklı haklar tanıyan, on beş kadar konkorda imzalanır. Bu yatıştırma siyaseti, Roma sorununa bir çözüm getiren, Latran anlaşmaları (1929) ile neticelenir. Rejimine bir saygınlık getireceğini ümit eden Mussolini ile imzalanan bu anlaşmaların iki cephesi vardır. Aynı sözleşmeyi XI. Pius, merkezi Roma olmak üzere İtalyan krallığını tanımakta, İtalya da, 44 hektarlık küçük bir Devlet olarak Vatikan Sitesi üzerinde egemenliğini kabul et­mektedir. Daha sonra, bir konkorda ile İtalya ve Kilise arasındaki ilişkiler düzenlenir. Latran Anlaşmaları 1945’te devam ettirilecek ve 1984’te konkorda’da yapılan bir re­vizyon imza edilecektir.

 

3. DİNİ YASAKTAN KATOLİK EYLEME

1924’te fransız seçimleri tekrar antiklerikal bir çoğunluğu iktidara getirir: bu, Edouard Herriot’nun yönettiği solcular Kartelidir. Hükümet, Vatikan’daki elçiliğin kaldırılacağını, Alsace-Lorraine’de müşterek rejimin uygulanacağını, tarikatlar hakkındaki yasaların titizlikle uygulanacağını ilan eder. Katolikler buna derhal tepki gösterirler. General Castelnau, Ulusal Katolik Federasyonu’nu kurar ve bu örgüt Fransa içinde çok sayıda toplantılar düzenler. Hükümet mali ve ekonomik nedenlerle istifa etmek zorunda kalır. Fakat, bir taraftan da, antiklerikalizm halk arasında eskisi gibi tutulmamaktadır.

 

Action Française’in Mahkum Edilmesi

1898’da bir hareket ve gazete olarak ortaya çıkan Action Française’in programında alabildiğine aşırı bir milliyetçilik, Cumhuriyete muhalefet ve monarşiye dönüş ile şiddetli bir yahudi düşmanlığı yer alır. Hareketin kurucusu olan Maurras hıristiyan değildir, fakat İncil’in devrimci tohumlarını nötralize etmeyi bilmiş Kilise örgütüne hayrandır. Katoliklerden bir çoğu, baskıcı Cumhuriyete karşı bir müttefik olarak gör­dükleri bu harekete katılırlar veya sempati duyarlar. 1914’ten itibaren Roma’da hareketin mahkum edilmesi üzerinde durulur. Savaştan sonra hareket, Kilise mensupları, Ro­ma’daki fransız seminaristler, kardinaller, episkoposlar, rahipler arasında gelişir. XI. Pius her şeyi politikaya tabi olarak gören ve öte yandan papalığın barışma isteğine karşı koyan bir hareketin paganizminden dolayı kaygıya kapılır.

Papanın isteği üzerine, fakat içinden gelmeyerek, Bordeaux başepiskoposu kardinal Andrieu, beceriksizce yazılmış bir mektupla Action Française’i mahkum eder (27 Ağustos 1926). XI. Pius bunu onaylar ve 20 Aralık 1926 günü yaptığı bir konuşmasında açık bir mahkumiyet yer alır: Katoliklerin Action Française’e katılmaları mümkün değildir. Action, bu mahkumiyeti kesin surette reddettiğini ifade eder. 1927 yılının Mart ayında Roma, itaat etmeyenlere karşı sanksiyonlar uygular: gizem’lerden mahrum etme, bazı episkoposların ve bir kardinalin görevinden alınması v.s... Olay, can sıkıcı vicdan dramları ortaya çıkarır. Katılıktan ve adaletsizlikten söz edilir. Ancak sonuçlar Fransa Kilise’si için önemli olmuştur. Mahkumiyet, Katolikleri dini yasağın dar kalıplarından kurtarmıştır. Bu, ikinci bir birleşmedir. Katolikler, politik ve sosyal dünyayı olduğu gibi kabul etmeye davet edilmektedirler. Artık Katolik Eyleme yol açılmıştır.

              

Katolik Eylemin Doğuşu

Katolik Eylem (Action Catholique) deyimi değişik manalar ifade eder. Bazen bu deyimle Katoliklerin bütün eser ve faaliyetleri ifade edilmektedir. Fakat deyim özel bir mana da kazanmış ve laiklerin, klerjenin faaliyetini tamamlayan ve onunla birlikteki, spesifik bir faaliyetini ifade eder olmuştur. Bu faaliyetin, bu aksiyonun kaynağı vaftiz­dedir. Bu aksiyon sadece, Kilise’nin ve klerjenin hizmetinde bir takım maddi görevlerden ibaret olmayıp, hıristiyan olmayan veya artık hıristiyanlıktan ayrılmış bir dünyada İncil’i duyurmayı, kişisel, sosyal ve politik hayatın yeniden hıristiyanlığa döndürülmesini de içermektedir.

1886 yılında Albert de Mun tarafından kurulmuş olan, Katolik Fransız Gençliği Derneği (Association Catholique de la Jeunesse Française, A.CJ.F.) burjuvazinin genç­lerine, dindar bir yaşam, inceleme merkezleri ve belirli faaliyetlerle yeniden hıristiyanlığa dönüşü sağlamayı öneriyordu. 1925-1935 yıllarının yeniliği uzmanlaşmış bir Katolik Eylemin doğuşu olmuştur. 1925’te, Belçikalı bir rahip olan, Baş Keşiş Cardijn Hıristiyan İşçi (3ençlik’i ortaya atar ve ertesi yıl Fransa’da, Baş Keşiş Guerin, Clichy’de ilk genç işçiler ekibini toplar. 1927 de İşçi Gençlik gazetesi kurulur. Hıristiyan İşçi Gençlik (J.O.C.), İncil’i yaymak gibi bir perspektifi olan bir Kilise hareketidir. Hıristiyanlıktan uzaklaşmış bir çevreyi, işçi dünyasını, dikkate almakta ve, orada her genç hıristiyan işçinin Mesih İsa’ya tanıklık edebilmesi için, ona olduğu gibi bakmaktadır. "Görmek, yargılamak, harekete geçmek" şeklindeki ünlü üçlü buradan gelmektedir. Önce, ü priori evrensel prensipleri uygulatmak söz konusu değil, yaşanan gerçekten hareket etmek söz konusudur. Bu, hemcinsin hemcinse, çevrenin çevreye havariliğidir, apostola’sıdır. İnsanı bir bütün olarak, hıristiyanı ve işini bir arada dikkate almak gerekir. Eğer işçi hıristiyanlıktan uzaklaşmışsa, bunun nedeni işinin onu insani olmaktan uzaklaştırmasıdır. O halde çevreyi değiştirmek gerekir.

J.O.C.’den sonra daha bir çok uzmanlaşmış gençlik hareketi ortaya çıkar: J.A.C. (Jeunesse Agricole Chrétienne, Hıristiyan Kırsal alan Gençliği, 1929), J.E.C. (Jeunesse Etudiante Chrétienne, Hıristiyan Öğrenci Gençlik, 1930) v.s. Erkeklerden oluşan her ha­rekete tekabül eden bir kadınlar hareketi vardır.

Diğer bazı ülkelerde, örneğin İtalya’da, Katolik Eylem hakkında daha global bir düşünce beslenmektedir. XI. Pius, "Katolik Eylem’in Papası", ona doktrinal bir temel verir. Onu: "hiyerarşik apostolaya laiklerin katılması" şeklinde, yahut da "episkoposlarının idaresi altında Allah’ın Kiise’sine yardımcı olan ve belli bir şekilde, onun pastoral görevini tamamlayan müminlerin apostola’sı" olarak tanımlar.

 

Otuzlu Yılların Katolikleri

Otuzlu yıllarda "fransız katolikliğinin bir altın çağ yaşadığından" söz edilmiştir. Ayrılma zamanının sıkıntılarından ve Action Française’in mahkum edilmesinin üzüntü­lerinden sonra, yeni katolik kuşak, zamanında var olmak hususunda sağlam bir iradeye tanıklık eden birçok girişimlerle ortaya çıkar. Bu kuşağı oluşturanlar arasında, Yüksek Okullarda ve Üniversitede kendilerini gösteren katolik öğrenciler, Üniversite içerisinde bulunan Kilise’de bir araya toplanan milli eğitimdeki Katolikler vardır. Bu, hıristiyan sendikalizminin (C.F.T.C.) gelişmesidir. Hıristiyanlar edebiyatta yer almıştır: Claudel, Mauriac, Bernanos, v.s. Bazı laik düşünürler, dini sorunlara, yalnızca bir savunma perspektifi içinde değil, yeni bir şekilde yaklaşırlar: Maritain, Mounier, Jean Lacroix, v.s. İzciliğinden de söz etmek gerekir... Bütün bunlar Katolikler arasında, özellikle baş-göstermeye başlayan totalitarizm karşısında alınacak tavır konusunda, bazı ayrılıklar çıkmasını engellemez.

 

4. TOTALİTER REJİMLER KARŞISINDA HIRİSTİYANLAR

 

İtalyan Faşizmi

Savaştan sonra katolik İtalyanların siyasi yaşama katılmaları mümkün bale gelmiştir. Rahip Don Sturzo (187 1-1959), 1919 yılında, hıristiyan demokrasinin ilk şekli olan İtalyan Halk Partisini kurar. Parti kök salacak vakit bulamaz, çünkü Mussolini faşistler

1922 Ekim’inde iktidarı ele geçirirler. Faşizm (fascio sözcüğünden gelmektedir, eski muharipler dernekleri anlamına gelir), yara almış bir milliyetçilikten - savaş İtalya’ya bü­tün beklediklerini getirmemiştir, - ekonomik güçlüklerden ve grev hareketlerinin sebep olduğu karışıklıklardan, bolşevizm korkusundan doğmuştur. Antiklerikal halk taba­kasından gelen faşistler, komünizmden korkan ve iyice yerleşmemiş bir demokrasiye güven duymayan muhafazakar Katoliklere yaklaşırlar. Böylece katolik kamuoyu, Roma sorununu halletmeyi düşünen Mussolini’ye yaklaşırlar. XI. Pius tarafından fazla destek­lenmeyen Don Sturzo, 1924 yılında yurt dışına gitmek zorunda kalır. Katolikler 1926 yılında partilerin kapatılmasından fazla bir kaygı duymazlar. Latran anlaşmaları (1929) Mussolini’nin durumunu güçlendirir.

Ancak faşizm gittikçe totaliter olur. Vatandaşı doğumundan ölümüne kadar partinin bütün organizasyonlarına dahil etmek ister; "Ben, diyor Mussolini, insanı doğumunda elime alıyorum ve ancak ölümü sırasında, onunla papanın ilgilenmesi gerektiği sırada, onu terk ediyorum." Kilise’deki hareketler faşist organizasyonlara bir rekabet hareketi gibi görünür. 1931 yılında dini mahaller yağma edilir, katolik gençlik toplulukları dağıtılır. XI. Pius, Non Abbiamo Bisogno (Haziran 1931) ansiklik’inde sert bir tepki gösterir. Devlet totalitarizmini protesto eder. Kilise, vazgeçilmesi mümkün olmayan, eğitim görevini yerine getirebilecek imkanlara sahip olmalıdır. Bununla beraber papa, Katolik Eylemden, her türlü siyasi, sendikal ve sportif faaliyetten kaçınmasını istemek suretiyle biraz ödün verir.

Habeşistan savaşı (1935-1936) sırasında XI. Pius, Katoliklerin çoğunluğu tarafından paylaşılan, faşizmin istilacı milliyetçiliğine karşı koymaya cesaret edememiştir. Gerçi, Vatikan’ın gazetesi Osservatore Romano, ürkek bir şekilde, bir hayati alan zorunlu­luğunun haksız bir istilacı savaşı haklı gösteremeyeceğini söylemişti. Fakat episkoposlar Afrika’ya gönderilen bayrakları ve alayları takdis ederler. Papa barışın geri gelmesinden duyduğu sevinci söylemekle yetinir ve İtalyan misyonerler Habeşistan’a dalarlar. Fransız Katolikleri bu durumdan rahatsız olurlar ve bunu açıkça söylerler. Ancak bu sözlere, Sept dergisinin kapanması suretiyle, dolaylı olarak sansür konur.

 

Alman Nazizmi

Nazizm (Milliyetçi Sosyalist Parti) Alman yenilgisinin yarattığı ortam içinde doğmuş olup bu yenilgide sağcılar yabancı ajanların parmağını görürler: Yahudilerin, sosyalistlerin ve bolşevizm’in. Hitler bu hoşnutsuz kitlesini siyasi bir örgütte toplar ve ideo­lojisini Mein Kampf (savaşım) isimli bir eserde açıklar. Irkçılık, yahudi düşmanlığı, hıristiyanlık düşmanlığı bu ideolojiyi oluşturan unsurlardır. 1922’den 1929’a kadar bir azınlık hareketi olan nazizm episkoposlar tarafından geniş ölçüde mahkum edilir: bir hıristiyan nazi olamaz.

Ekonomik kriz ortamı içinde, Hitler, 1933 yılının ocak ayında, bir kurtarıcı gibi ikti­dara gelir. Katolikler ona karşı koyarak kötü birer Alman oldukları kanısını uyandırmak istemezler. Bazı muhafazakar Katolikler (Von Papen) ona yaklaşırlar. Bir komünist alternatifinden korkmaktadırlar. Mutlak çoğunluğa sahip olmayan Hitler, birkaç hafta sonra bütün sendikal organizasyonlar ve siyasi partiler kapatıldığında, kendini feshet­meyi kabul eden Merkez Katoliklerin oylarıyla tüm yetkilere sahip olur. Episkoposlar nazi partisine karşı uygulanan sansürleri kaldırırlar.

Katolikleri kendi tarafına çekmek için Hitler 20 Temmuz 1933’te Vatikan’la Almanya için bir genel konkorda imzalar. XI. Pius’un müsteşarı olan kardinal Pacelli, konkorda’yı müzakere edenlerin başındadır. Görünüşte katoliklerin çok leyinde olan bu konkorda­nın aslında anlamı çok belirsizdir. Kilise direniş için yasal bir temele sahip olduğunu sanır. Fakat konkorda Katoliklerin bilincini uyutmaya hizmet etmekte olup Katolikler­den bazıları daha sonra onun hakkında: "Konkorda bizim belimizi kırdı" diyeceklerdir. Kısa sürede katolik hareketlerin dağıtılması, klerje’ye karşı itiraflar, ırk mülahazalarına dayanan önlemler süratle artar. Alman Katoliklerin geniş ölçüde yahudi düşmanı oldukları da unutulmamalıdır.

Katolikler ve diğer hıristiyanlar önce pasif kalırlar. Hatta açıkça nazi olan bir "Hıristiyan Almanlar" hareketi ortaya çıkar. Bununla beraber daha 1934’te, teolojien Karl Barth’ın ve pastör Martin Niemöller’in etkisi altında Alman protestanlar,  "Confessante Kilise" adı altında, Barmen’de (Wuppertal) gizli bir sinod olarak toplanırlar ve nazizme direnme ile ilgili bir iman tanıklığı yayınlarlar. Az sayıdaki bu kimselerden bir Çoğu Nazilerin kurbanı olur. En ünlülerinden biri olan ve 1945 yılında asılan Dietrich Bonhoeffer ölümünden sonra yayınlanan yazılarıyla büyük bir etki yapmıştır.

1937 yılında papa öfkelenir ve tepkisini Mit Brennender Sorge genelgesi ile gösterir. Bu ansiklik komünizm hakkındaki ansiklikle aynı zamanda yayınlanır.

 

Allah Tanımaz Komünizm

1917 yılından beri sosyalizmin bir vatanı vardır: Rusya. Komünist devriminin ajanları vardır: 111. enternasyonal, Komintern ve milli komünist partiler. Batı’nın hıristiyanları Rusya olaylarını biraz bilmektedirler. Fakat komünizm onları ancak Batı’da politik bir güç olduktan sonra gerçekten telaşa düşürür. 1931 yılında İspanya’da Cumhuriyetin ilanı ilk antiklerikal şiddet hareketlerini beraberinde getirir: Kilise güçlü ve zengin olmakta devam etmektedir. Daha sakin birkaç yıldan sonra1 Şubat 1936’da, Halk Cephesi’nin (sol partiler topluluğu) zaferi ile birlikte kiliseler ve manastırlar haydutluk hareketlerine maruz kalırlar. 18 Şubat 193 6’da, general Franko Cumhuriyete karşı ayaklanır ve bu üç yıl sürecek bir iç harbin başlangıcı olur: bir milyondan fazla kimse ölecektir. Komünist­lerin bir kısmım oluşturduğu cumhuriyetçiler Kilise’yi hedef alırlar: 2000 kilise yakılır, 7000 rahip katledilir. Franko’nun savaşı komünist karşıtı bir haçlı savaş olarak görülür. Episkoposların hemen tamamı, 1937 yılında kollektif bir mektupla Franko’nun milliyet­çilerine bağlılıklarını bildirirler. Fakat katolik ispanyolların çoğunluğu Franko tarafından olmasına rağmen, Cumhuriyete sadık kalmış bazı mukavemetçi azınlıklar da vardır, bazı rahipleri Franko’cular tarafından kurşuna dizilmiş olan Basklılar gibi. Haçlı savaşı, dini menfaatlerden başka daha bir çok menfaatlerin savunulmasını da amaçlamaktadır ve Franko ordusunun yöntemleri, Cumhuriyet ordusunun yöntemlerinden farklı değildir. İspanya dışında, Katolikler Franko konusunda ayrılırlar. Savaşın başlangıcında İspanya’da bulunan Bernanos, din kisvesi altında gizlenen üçkağıtçılıkları açıklar. Vati­kan 1937 yılının Eylül ayında milliyetçi hükümeti fiilen tanır. Nazi Almanya’sı ve Faşist İtalya Franko’ya, uluslararası müfrezeler de İspanyol Cumhuriyetine yardım ederler.

 

Fransa’da Halk Cephesi

Daha az dramatik bir şekilde olmakla beraber fransız Katolikleri de, 1936 yasama seçimlerinden galip çıkan Halk Cephesi ile karşı karşıya gelmişlerdir. Katolikler aşırı uçların yükselişi içinde kalırlar: sağda Ateş Haç (Croix de Feu) gibi birlikler, solda, haç, orak ve çekici üst üste koyan devrimci Yeni Ülke hıristiyanları. Komünist partisi sekreteri Maurice Thorez, hıristiyanlara bir "el uzatma" siyaseti uygularsa da çok başarılı olmaz. Katoliklerin çoğunluğu Halk Cephesine karşı sempati duymamaktadır. Fakat Halk Cephesi antiklerikalizm’in geri gelmesine meydan vermez. Katolikler, komünist doktrin ve insanlar arasında bazı ayrımlar yapmaya sevk olunurlar. Kendilerine, hıristiyanlıkla kapitalizmin dayanışma içinde olup olmadıklarını sorarlar. Haftalık katolik dergisi Sept’e verdiği bir demeçte, Hükümet başkanı Leon Blum, Katoliklerle Halk Cephesi arasında bir işbirliği imkanından söz eder. 1936 yılı, Fransız Katoliklerine siyasi bir çoğulculuğu kabul ettirir.

 

XI. Pius Totaliter Rejimlere Karşı

Yukarda XI. Piu’nun Non Abbiamo Bisogno genelgesinde (1931) faşizmin aşırıklarına itirazlarda bulunduğuna değinmiştik. XI. Pius, birkaç gün arayla yayınlanan iki ansiklikte komünizme ve nazizme karşı vaziyet almıştır. Nazizm hakkındaki 14 Mart 1937 tarihli Mit Brennender Sorge genelgesi gizlice Almanya’ya sokulmuş ve bunu izleyen 21 Mart’ta kürsüden okunmuştur. Kısmen Alman kardinal Faulhaber ve Kardinal Pacelli tarafından kaleme alınan ansiklik, ırkçılığı, yahudi düşmanlığını ve Devletin ilahlaştırılmasını kesin olarak mahkum etmekte ve konkorda’nın birçok defa ihlal edilmiş olduğu suçlamasında bulunmaktadır. 19 Mart 1937 tarihli Divini Redemptoris genelgesi de Tanrı tanımaz komünizmi "mahiyeti icabı sapık" olarak mahkum etmekte ve onunla her türlü işbirliğini yasaklamaktadır. Kilise, sosyal sorunlara bir çözüm bulmak için Kilise’nin sosyal doktrinine başvurmaya davet etmektedir.

Zamanın kamuoyu, evrensel bir tehlike oluşturan komünizmin mahkum edilmesine, yerel bir olay gibi görünen nazizmin mahkum edilmesine gösterdiğinden, daha büyük bir duyarlılık göstermiştir. XI. Pius öldüğü sırada, faşizme karşı İtalyan episkoposları önünde 1939 Şubatında yeni bir uyarıda bulunmaya hazırlanmakta idi. Bitirilememiş olan nutkunda, hıristiyanlara iftiralarda bulunan Neron’un mezaliminden söz ediyordu... Bir kaç ay sonra totaliter rejimler ikinci dünya savaşım çıkarıyorlardı.

Başvurulabilecek bazı eserler.

 

 

OKUMALAR

 

236. OKUMA

1914-1918 SAVAŞINDA KİLİSE

Papa, savaş tazminatı ödenmesinden vazgeçilmesini teklif etmek ve Alsace-Lorraine’in Fransa’ya bırakılması konusunda belirsiz bir tavır takınmak suretiyle Fransız kamuoyunu çok öfkelendirmiştir. Klerje de dahil olmak üzere, Katoliklerde milli duygular, papaya boyun eğme geleneğinden daha ağır basmıştır.

Önce, temel nokta,  Papa XV. Benediktus’ıın Barış Önerileri (1 Ağustos 1917) silahların maddi gücü yerine hukukun manevi gücünün konulması olmalıdır: bu da, konacak kurallara ve teminatlara göre, her devlette kamu düzeninin muhafazası için gerekli ve yeterli ölçüde, silahların aynı zamanda ve karşılıklı olarak azaltılması için herkesin uygun bir anlaşmaya gitmesini gerekli kılar; daha sonra orduların yerini barış sağlayıcı fonksiyonuyla hakemlik kurumuna bırakarak, bunun kararlaştırılacak normlara göre işlemesini sağlamak ve uluslararası sorunları hakeme sunmayı veya hakemin kararlarına uymayı reddeden Devlete karşı müeyyideler uygulamak...

Zararların tazminine ve savaş giderlerine gelince, bu sorunun çözümü için tek çare olarak, tam ve karşılıklı bir müşterek bağışı (condonation) genel prensip şeklinde benimsemeyi görüyoruz ki, bunu silahsızlanmanın sağlayacağı çok büyük yararlar da haklı göstermektedir

Örneğin İtalya ve Avusturya, Almanya ve Fransa arasında tartışılanlar gibi toprak sorunları konusunda, ümit edilir ki silahsızlanma ile birlikte gelecek sürekli bir barışın sağlayacağı muazzam yararları dikkate alarak, ihtilaf halindeki taraflar bu sorunları barışçı bir tutum içinde inceleyeceklerdir...

 

237. OKUMA

Dominiken Rahip Sertillanges’in, Paris’te Madeleine Kilisesinde, 10 Aralık 1917’de, Fransız barışı konusunda yaptığı konuşma

Çok Kutsal Peder, sizin barış çağrılarınızı şimdilik dikkate alamayız... itiraf ediyoruz ki, eğer bu savaşı güven verici bir anlaşma ile kapatmak imkanı bulunsa idi, onu bir saat daha uzatmak bile bir cinayet olurdu... (Bu mümkün olmadığına göre)... bizim barışımız uzlaştırıcı bir barış olmayacaktır. Bu barış ne diplomatların barışı, ne Stockholm barışı, ne Sovyetlerin barışı, ne de, bizim sosyalistlerimizin, samimi olsa da hayal mahsulü olan barışı olacaktır; hatta bu - buna bütün kalbimizle esef etmemize rağmen - iki taraf arasına atılan bir babanın barışı olmayacak, Çetin ve sonuna kadar sürdürülen bir savaşla sağlanan bir barış, şiddeti ezen gücün barışı, askerin barışı olacaktır... Bizler, İncil’in görünüşte asi kişisi gibi: Hayır, hayır, diyen oğullarız.

 

238. OKUMA

ACTİON FRANÇAİSE

Önce Politika

Programımızı tümüyle muhafaza ediyoruz: önce politika - milliyetçi politika, - tam milliyetçilik politikası. Ve bugün bunun anlamı, dine politik alanda hücum edilmekte olduğundan, onu politik olarak savunmak gerektiğidir; bu savunmanın, daima milletin yararı düşüncesini içerdiği ve gerektirdiğidir (...).

Her türlü cumhuriyetçi rejimle savaşmaya kendimi adı yorum. Fransa’da, cumhuriyet demek, Yabancının hüküm sürmesi demektir. Cumhuriyetçi zihniyet milli savunmayı örgütlenmekten alıkoymakta ve geleneksel katolikliğe doğrudan doğruya düşman dini etkileri desteklemektedir. Fransa’ya, fransız olan bir rejim vermelidir.

Dolayısıyla tek geleceğimiz, bin yılda Fransa’yı yapmış olan kırk kralın varisinin kişiliğinde görülen şekli ile, monarşidir. Yalnız monarşi kamunun selametini sağlamakta ve, düzenden sorumlu olarak, yahudi düşmanlığı ve milliyetçiliğin açığa vurduğu kamusal dertleri önlemektedir.

Eğer Cumhuriyet’e sahip olmasalardı Yahudiler bu Ayrılık yasasını getirebilirler mi idi? (Charles Maurras, Politique Religieuse, 1912).

 

239. OKUMA

XI. Pius Tarafından Kınama

Partilerin yararlarını dinin üstünde gören ve dini onlara hizmet eder hale getiren girişimlere ve bir tür okula dahil olmak, katolikler için, hiçbir şekilde caiz değildir...

Yazıları, bizim dogmamızdan ve bizim ahlakiyatımızdan uzaklaşarak kınama konusu olmaktan kurtulamayan,... özellikle delikanlı ve genç yaştaki okuyucularına, içinde birçok tinsel çöküntü sebebi bulacakları şeyler öneren, insanlar tarafından yayınlanan gazetelerin Katolikler tarafından desteklenmesi, teşvik edilmesi ve okunması caiz değildir (XI. Pius, Allocution Consistoriale, 20 Aralık 1926).

 

240. OKUMA

Non Possumus

Bizim içinde bulunduğumuz durumda bulunmak samimi katolikler için müthiş acı verici bir durumdur. Oğullar için bir babanın emirlerine karşı direnmek zorunda olmak çok zor bir durumdur... Oğlundan anasını öldürmesini ya da, aynı şey demek olan. anasının öldürülmesine göz yummasını isteyen baba saygı içinde dinlenebilir; ona itaat edilemez. Reddetmekle bizler iyi birer katolik olmaktan çıkmış olmayız; hükümetten bahsederken, aynı şey değildir.Çünkü itaat etmekle, hükümet tarafından ihanete uğramış olması dolayısıyla en kötü tehlikelerle karşı olan Fransa’nın bütün çocuklarının cesaretine, aklına ve enerjisine ihtiyacı olduğu bir zamanda, iyi birer Fransız olmaktan çıkmış oluruz... Vatanımıza ihanet etmeyeceğiz. Non possumus (24 Aralık 1926 tarihli LAction Française).

 

241. OKUMA

SPESİALIZE OLMUŞ AKSİON KATOLİK

Hıristiyan İşçi Gençlik

Fransa’da hıristiyan işçi gençlik on beş günde bir İşçi Gençlik Adım taşıyan dergiyi yayınlamakta, bu dergi 1938 de 150.000 nüsha basılmaktadır. Dergi genç işçilere, çok genç kimselerin eğitilmesini amaçlayan bir sürü yazı sunmaktadır: modem tekniklerin tanıtımı, iş kazalarının önlenmesi, mevzuat... gibi. Baş yazılar hareketin başlarındaki heyecanı yansıtmaktadır.

Çalışma ortamı, genç işçiyi hıristiyanlıktan uzaklaştırmakta, yoldan çıkarmakta, çiğnemekte, ezmekte ve çok defa onda, artık tepki göstermeyen ve titremeyen bir ruh oluşturmaktadır. Ve bu çalışma koşulları böyle oldukça, amacımıza varmış alamayız, bu durum değişmedikçe, görevimizi yerine getirmiş alamayız... Bu, sade bir kişisel aksiyon problemi değildir, bu, işçi proletaryasının oluşturduğu o muazzam ve güçlü kulenin yaşam koşullarının tamamen değişmesinin ortaya attığı derin sorundur.

Hıristiyan işçi gençliğin geleceği,fakat, işçi sınıfını kalkındırmak, işçi yaşamının, işçi kültürünün, işçi sanatının kendini zorla kabul ettiren ve özgürce tanınmış bir gerçek olarak parıldayan bir şey olması, için, bizim J.O.C. (Jeunesse Ouvrière Chétienne­Hıristiyan işçi Gençlik)’in derin aksiyonuyla sağlanan normal gelişmesi... J.O.C nin istikbali, işçi ve hıristiyan medeniyeti bir vakıa haline geldiğinde gerçekleşecektir, tıpkı bir feodal ve hıristiyan medeniyetin mevcut olduğu bir zamanın olmuş olduğu gibi. J.O.C.nin geleceği, bütün işçi sınıfının, ruhları kutsayan ve bedenleri koruyan, bireyleri ve aileleri savunan bir ortam içinde €yaşamasıdır... J.O.C.nin geleceği, işçi sınıfının Mesih’e ait olmasıdır. Uç yıl önce onlar dört J.O.C. ci idiler. Uç yıl sonra 40.000 J.O.C.ci olacaklardır. Gelecekte, onlar bütün işçi sınıfı olacaklardır (Jean Mondage, La Jeunesse Ouvrière, 15 Kasım 1929).

Benim tutkum, benim idealim, Mesih’e benzemek, kendimi, onun gibi kardeşlerime feda etmek, onun onları sevdiği gibi onları sevmektir...

Eğer bu mistik sözcükleri bulursan, kendilerinde yarının işçi sınıfını, aydınlığa ve kardeşliğe doğru (Ne yazık ki! haset içinde) yürüyen dünyayı taşıdıklarını bizlere söyleyen komünist arkadaşları düşün...

Elimizi uzatıp, hep beraber, tecrit edilmiş ve aldatılmış, özellikle kendisini cesaretini kaybetme tehlikesini bekleyen, yaşama bıkkınlığı ve ahlak bozukluğu içine düşmek üzere olan genç işçilere doğru gidelim... Sonunda işçi sınıfımızı kurtaracağız (Georges Quiclet, La Jeunesse Ouvrière, 1 aralık 1929).

 

242. OKUMA

Papalığın Onayı: İncilin Ortama Ortam Tarafından Duyurulması

Kilise tarihinin başka devirlerinde de olduğu gibi, gerçekten, büyük kısmı itibariyle paganizm içine düşmüş bir dünya karşısında bulunuyoruz. Mesih’i inkar etmiş olan bu çeşitli insan sınıflarını bütünüyle ona geri getirebilmek için, her şeyden önce, onların kendi içlerinden, Kilise’nin apostolasına yardımcı olacak, onları anlayan ve onların zihniyetini anlayan, onların özlemlerini tanıyan ve tatlı ve kardeşçe bir merhamet esprisiyle? onların kalplerine hitap etmesini bilen kimseler seçmek ve bunları yetiştirmek gerekir. İlk havarilerin, işçilerin ilk havarilerinin, işçi olan kimseler olması gerek­mektedir; sanayi ve ticaret dünyasının havarileri bu çevrelerden çıkmış kimseler olma­lıdır (XI. Pius, Quadragesimo Anno (1931) Ansikliği).

 

243. OKUMA

İSPANYA’DA İÇ SAVAŞ

Katoliklerin çoğunluğu ve papalık için, Franko ayaklanması komünizme karşı bir haçlı savaşıdır. Georges Bernanos önce böyle düşünmüştü. Fakat daha sonra Mayorka’daki yargısız infazlara tanık olunca, yalancı haçlı seferine ve karşılıklı şiddet eylemlerine karşı çıkar.

İspanyol Haçlı savaşının bir komedi olduğunu, daha önce seçim alanlarında boşu boşuna karşılaşmış ve ne istediklerini bilmedikleri için daima da boşuna karşılaşacak olan, iki taraftar kalabalığını karşı karşıya getirdiğini, bu iki tarafın, güçten yararlanmasını bilmedikleri için onu istismar ettiklerini düşünüyorum...

İspanya savaşı bir kemik çukurudur. Doğru ve yanlış prensiplerin, iyi ve kötü niyetlerin dolu bulunduğu bir çukurdur. Bunlar, kan ve çamur içinde bir arada piştiklerinde ne hale geleceklerini, ne çorba pişirdiğinizi göreceksiniz. Eğer acımaya layık bir manzara varsa o da aylardan beri bir cadı kazanı çevresine çömelmiş, her biri bir çatal batıran, kendi parçasını öven bu zavallıların manzarasıdır - cumhuriyetçiler, demokratlar, faşistler veya antifaşistler, klerje ve klerje karşıtları, zavallı insanlar, zavallı mahluklar...

Ben gördüm, ben kendi gözlerimle gördüm, sizleri e konuşan ben kendim gördüm, barışçı bir geleneğe sahip, fevkalade ve nerede ise aşırı sosyal, küçük bir hıristiyan halkın birden bire katılaştığım gördüm, çocukların yüzlerine kadar bütün bu yüzlerin katılaştığını gördüm (Georges Bernanos, Les Grands Cimetières Sous la Lune, Plon, 1938).

 

244. OKUMA

TOTALİTER REJİMLER KARŞISINDA              

Faşizmi

İşte, gençliği, en küçük yaştaki çocuktan reşit yaştaki çocuklara kadar, tüm gençliği, ailenin doğal haklarıyla olduğu kadar Kilise’nin doğa üstü hakları ile de açıkça çatışmakta olan gerçek ve tam bir pagan putperestliğinden (Devlete tapma) oluşan bir ideolojiye dayalı bir partinin, bir rejimin tamamıyla ve münhasıran yararlanması için tam bir tekel almak niyetini (ki bu niyet büyük kısmı itibariyle uygulamaya konulmuş bulunmaktadır) hiç bir kuşkuya yer bırakmadan ortaya koyan bir takım gerçek iddialar ve daha az gerçek olmayan olgular karşısında bulunuyoruz... Kilise‘nin, papanın, dinin zahiri uygulamaları (kutsal ayin ve gizemler) ile yetinip, eğitimin geri kalan kısmının tamamıyla Devlete ait olması, bir katoliğin katolik doktrini ile bağdaştırabileceği bir şey değildir (XI. Pius, 29 haziran 1931 tarihli, Non Abbiamo Bisogno Ansikliği).

 

245. OKUMA

Alman Nazizmi

Her kim ırkı ya da halkı, ya da Devleti, ya da Devlet şeklini, ya da iktidarı elinde bulunduranları, ya da beşer toplumunun diğer her hangi bir temel değerini - dünyevi düzen içinde gerekli ve onurlu bir yer tutan her hangi bir şeyi, - her kim bu kavramları, dini olanlar da dahil olmak üzere, değerler merdiveninden çıkarıp ta, putperestçe bir ibadetle, onları ilahileştirirse, o kimse Allah tarafından yaratılmış ve emredilmiş eşya düzenini yıkmakta ve yanlış malalandırmaktadır.

İnsan, kişi olarak, Allah’tan almış olduğu ve toplum içinde, onları inkara, ilgaya veya ihmale yönelik her türlü tecavüzün dışında kalması gereken haklara sahiptir... (XI. Pius, 14 Mart 1937 tarihli Mit Brennender Sorge Ansikliği).

 

246. OKUMA

Allah Tanımaz Komünizm

İlk günahın kötü mirası, iyilikle kötülük arasındaki savaş dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyor. Halklar birer bütün olarak, kurtarıcının gelişinde, dünyanın büyük kısmının içinde bulunduğu barbarlıktan daha da korkunç bir barbarlık içine düşmek tehlikesi karşısındadırlar. Bu kadar ürkütücü olan bu tehlike, anlamış olacağınız gibi, bolşevik ve Allah tanımaz komünizm’dir...

Komünizm özü bakımından sapkındır ve hıristiyan medeniyetini kurtarmak isteyen her hangi bir kimsenin onunla hiç bir alanda onunla işbirliği yapması kabul edilemez. Eğer hataya düşürülmüş bazı kimseler ülkelerinde komünizmin zaferi için işbirliği yaparlarsa, yollarını şaşırmış olmanın kurbanları olarak, ilk önce bu kimseler düşeceklerdir; ve komünizmin başarılı olduğu bölgelerde hıristiyan medeniyeti ne katlar eski ve ne kadar büyük olursa, "Allahsız"ların öfkeleri de o kadar yıkıcı olacaktır (XI. Pius, 19 Mart 1937 tarihli Divini Redemptoris Genelgesi).

 

Bibliyografya:              

- Nouveile Histoire de l’Eglise, t. 5.

- A.C. JEMOLO, L’Eglise et l’Etat Italie, du Risorgimento à Nos Jours, Seuil, 1960.

- A. LATREILLE... R. REMOND, Histoire du Catholicisme en France, t. 3, Spes, 1962.

- E. LEBRUN (sous la direction de), Histoire des Catholiques en France, du XVe siècle à nos jours, Privat, 1980.

- M. OZOUF, LEtcole, l’Eglise et la République 1871 -1914, A. Colin, 1963.

- J.-M. MAYEUR, La Séparatian de l’Eglise et l’Etat (1905), Archives Julliard, 1966.

- P. PIERRARD, M. LAUNAY, R. TREMPE, La J.O.C., Regards d’Historiens, Editions Ouvrières, 1984

- R. REMOND, Les Catholiquea dans la France des Années 30, Cana, 1979.

- P. CHRISTOPHE, 1936... Les Catholiques et le Front Populaire, Desclée, 1979.